2 Mart 2012 Cuma

SERKAN MUTAN ELEŞTİRİSİ

“Aynı nehre iki kez giremezsiniz!”

Aynı nehre bir kez bile giremezsiniz. Milisaniyeler içinde bile olsa, o süre içinde nehir ve gövdeniz değişmektedir.

“Ya bir fotoğrafınız var ise? Bir fotoğraf iseniz?”

Bir fotoğrafa girmezsiniz. Fotoğraf size girer, yani zihninize.

“Hislerim, fotoğrafı sevmemdeki gücün burada yattığını söylüyor. Güç mü, zayıflık mı?”

Fotoğrafa girme hissi, ‘fotoğrafa sahip olmacı’ Batılı ideoloji demektir. Sevmek ve güç sözcükleri, biraradayken iktidarı anımsatıyor: Fotoğraf üzerinde mülk kurma iktidarını.

“Bazı çalışmaları izlerken bu hisse çok kapılıyorum ya da nehre tekrar girmek için açmıyor muyum albümleri?”

Araştırmalar belleğin, zaman içinde değiştiğini göstermiştir. Zaman içinde, geçmişteki bir olayı anımsarken, renk, mesafe, vd değişebiliyor ama insanlar onun değişmediğini sanıyor. Belleğin tek kaydı var sanıyor.

“Değişmeze ulaşma / dokunma hissi neden bu kadar güçlü? Peki neden her istenildiğinde farklı yazıyorum geçmişimi? Çok şey mi değiştiriyorum arda kalanda?”

Çok değişen toplumlarda değişmeze, bu durumda geleneğe ve geçmişe bağlılık ve sevgi artıyor ve yapaylaşıyor, bizde olduğu gibi. Kişi aynı kişi olsa da, vakıa aynı, rivayet muhteliftir. Üzerinde oynanan, daha çok ayrıntılardır, zihin bir tür rahatlama oyunu / cimnastiği dener, gibi bir şey. Duygu arınması sağlıyor bu.

“Peki sokakları, tanımadığım insanları, hallerini neden fotoğraflıyorum? Neden anlarına sahip olmak istiyorum? Neden tekrar aynı nehirde olmak istiyorum?”

Yaşam boyu otoportre çekmediğiniz sürece, başkalarını fotoğraflıyorsunuz demektir. Onlar hakkında bilgi edinmek, anlarına sahip olmak, demek değildir. Bilgi zihinde, kullanılmadıkça bulanıklaşır. Eski bir fotoğrafa bakmak, daha önce okuduğunuz bir kitabı bir daha okumak gibidir, aynı duygusal sonuç da olabilir, farklı sonuç da.

“Yoksa albümdeki yakınlarım mı bu insanlar?… Yoksa tanıdık mı oldular? Neden onlarla bir defa daha karşılaşmak istiyorum?”

İnsanlar birbirine çok benziyor. 1-2 milyon kişilik ve 100 yıllık zaman aralığında İstanbullular fotoğrafları gözlemim için kesin belirtiyorum. Bir insanda tüm insanları görmeye başladığınızda, insanlara bakmamaya başlıyorsunuz. Onlardan uzak duruyor, onlarla karşılaşmıyorsunuz. İnsan sizin için yalnızca bir denkleme dönüşüyor.

“Ya da tam tersi mi olup bitenler? Yalnız mıyım? Yakın mı olmak istiyorum onlara? Kaybettiğim bir şeyler mi oldu? Hatırlayamıyorum.”

Sanatçı yalnızdır, yalnızca kimi bunu ayırsar, kimi ayırsamaz. Burada, kaybedilen değil, üretilmeyen ve hazır bulunup tüketilmek istenen bir şeyden söz ediliyor gibi.

“Evet, benim için fotoğraf sıkıntılı halleri ile güzel galiba.”

 En sıkıntılı insan durumu bu olsa keşke.

“Anlayamadıklarımı, anladım diyenlerin satırlarında arıyorum. En çok da arayan kelimelerde mutlu kalıyorum!”

Bu satırlar, hiç da arayan birinin satırları değil. ‘Konfeksiyon ürünü üzerine yakıştırma’ davranışına daha yakın. Anlayamadıklarını analatacak birini dinleyecek bir kognitif durum görünmüyor ortada.

“Heraklitos aşkına, nedir fotoğraf?”

Fotoğraf donmuş anlardır. Onlardan sinemanın devinimi bile kurgulanabilir. İllüzyonla gerçeği birbirine karıştırmamak daha uygun. Yoksa, imajla ontosu karıştırır, post-modern olursun. Heraklit ve fotoğraf ontik olanı arar, bulur veya bulamaz ayrı konu. Önemli olan, doğru yerde aramak. Çölde nehir aramazsın örneğin. Duyguda da bilgi aramazsın.


(24 Mayıs 2008)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder