18 Mart 2012 Pazar

'Işığın Peşinde Karanlığı Taramak' Kitabı

İÇİNDEKİLER

İçindekiler

Önsöz : 1  

Önsöz : 2

Metinler
                               
1.        Meta-Fotoğraf Nasıl Bir Şey Olabilir?
2.        Ulis Fotofest 4
3.        Ulisfotofest 3-1
4.        Ulisfotofest 3
5.        Ulisfotofest 1
6.        Ara Güler Neyi Doğru Fotoğrafladı ki?
7.        Gisele Freund’un ‘Fotoğraf ve Toplum’u
8.        Kadın: İmaj ve Gerçek
9.        Dişi Faniler
10.     Tutsak Kadınlar
11.     ‘Tutsak Kadınlar’ı Çeken Eva Haule’ın Sergi İçin Yazdığı Metin
12.     Kendine Ait Bir Fotoğraf
13.     Holografik Fotoğraf Üzerine
14.     Pera Müzesi’ndeki Eski İstanbul Fotoğrafları Sergisi
15.     Mehmet Ömür Sergisi 2
16.     Çekemediğim Bir Fotoğrafın Öyküsü : 2
17.     Çekemediğim Bir Fotoğrafın Öyküsü : 1
18.     Çerkes Karadağ
19.     Abbas Kiorastami Sergisi
20.     Nihat Genç ve Ben
21.     Portreci
22.     Bir Fotoğraf Kataloğu
23.     Fotoğrafta Disiplinlerarasılık
24.     Perihan Sarıöz İçin
25.     Prokudin-Gorskii İçin
26.     Othmar Sergisi İçin
27.     Natürmort Fotoğraf
28.     ‘Fotografim Com’da Yayınlanmış Metinlerim
29.     Fotoğraf Eleştirisi Okuru
30.     Fotoğraf Metni Okuru
31.     Kolaj Fotoğraf
32.     Fotoğraf-Resim İlintileri
33.     Fotoğraf ve Burjuvazi
34.     Oryantalist Fotoğraf
35.     Alaturka Fotoğraf Yayılmacılığı
36.     Yazı-Fotoğraf İlintileri
37.     Fotoğraf-Sinema İlintileri
38.     Fotoğraf Türleri
39.     Fotoğraf ve Kuram
40.     Düşünce Fotoğrafı Nasıl Bir Şey Olabilir?
41.     Soyut Fotoğraf
42.     Yeni Bir Fotoğraf Dergisi: İz
43.     Foto Muhabirinin İdeolojisi
44.     Fotoğraf ve Efemera
45.     Dansı Fotoğraflamak
46.     Fotoğraf ve 5 Duyu-Dil
47.     Fotoğraf ve Şeyselleşme
48.     Fotoğrafta Hümanizm ve Meta-Hümanizm
49.     Gerçeğe Yakın Fotoğraf Çekmek, Onu Sanat Olmaktan Uzaklaştırır (mı?)
50.     Eleştiri ve Fotoğraf
51.     Fotoğraf ve 12 Eylül
52.     Foto Ara Bulama + Ara Güler İçin
53.     ‘Avant-Garde’ Fotoğraf
54.     İmajbank Gençliği
55.     Bu Bir İmge Değildir
56.     Nü Fotoğraf
57.     Seksi Fotoğraflamak
58.     ‘Seksi Fotoğraflamak’a Okur Tepkileri
59.     Türk Pulitzer’li
60.     Fotoğraf ve Popüler Kültür
61.     Yaşamı Fotoğraflayamamak
62.     Fotoğrafta ‘Gender Cult’
63.     Fotoğraflar Ne İşe Yarar?
64.     Fotoğrafın Siyasallığı
65.     Fotoğraf ve Gerçeklik
66.     Foto ‘Snuff’ : 2
67.     Foto ‘Snuff’ : 1
68.     Düşümdeki 10 Fotoğraf
69.     Fotoğraf Çekiminde 10 Platin Kural
70.     Oto/Portre
71.     Fotoğraf Üzerine Serhan Türkyılmaz ile Elektronik Yazışmalar (x 4)
72.     Mehmet Ömür Sergisi İzlenimleri (x 3) 1
73.     Foto Beyoğlu : Laleper Aytek Sergisi İzlenimi
74.     Fotoğrafta Ne ve Nasıl : Öznel-Nesnel Melezi Bir Deneme
75.     Savaş Fotoğrafçısı James Nachtwey İçin
76.     Bresson Nezdinde Suret
77.     İstanbul-Tao Projesi : Metin


ÖNSÖZ : 1

Her sanat dalı için en az bir eleştiri kitabı yazmak projem, 20 yılı aşkın bir süredir kafamda duruyor. Edebiyat ve sinema, zihnimde daha çok yer tuttukları için, onlar için birerden çok kitap yazmış durumdayken, fotoğraf projesi henüz tamamlanmamış durumda idi. Konu için motivasyon, Ekim 2005’teki 9. İstanbul Bienali için 1 proje hazırlarken ve ‘fotografim com’ internet sitesi için metinler yazarken geldi. Başlangıç için 32 sayfası (2 forması) fotoğraf, 60 sayfalık (4 forma eksi 4 tanıtım) ya da 20 parçalık metin olan bir kitap tasarladım. Zaman içinde bu taslak genişletilebilir ama 2005’te tamamlamak için uygun ebatta bir tasarım durumunda. En çok 5 katı sayıda metinle fotoğraf hakkında söyleyeceğim herşeyi söylemiş olurum. Sontag ve/ya Barthes gibi, konunun önemli sayılan yazarları tarafından söylenmiş sözlerin okur tarafından bilindiğini varsaydığımı belirtmem gerek. Yazdıklarım onların metinleri üzerine kurulu.

Metinlerde tarih sırası gözetilmedi. Şimdilik konu bütünlüğü olduğu da pek söylenemez. Metinlerin sıkılığı ve yoğunluğu bu ölçekte düşük kalmış durumda. Eğer bunun 2 katı miktarda yazarsam sorun hallolur ama 2. cilt bambaşka bir atmosferde olur / olacak, çünkü fotoğrafa başladığım yıl olan 1981’den beri fotoğraf, sanat ve dünya anlayışım birkaç kez değişti. Eğer bulursam, o yıllarda yazılmış fotoğraf notlarımı da bu kitaba eklerim.

(Mart 2005)

Dipnot: Metinlerin şimdiye dekki 40 tanesi,(Şubat 2005-2006 arasındaki 1 yıllık sürede, ‘fotografim com’daki (ve içindeki ilgili linklerdeki) yazarların ve okurların metinleriyle etkileşimim üzerine yazıldı. Burada kendilerine teşekkürü bir borç bilirim.

(Mart 2006)

2 kitap birarada ‘Işığın Peşinde Karanlığı Taramak’ gibi bir başlıkta oluştu. 2 parça, hem tek başlarına, hem de birarada olarak, bu metinlerde yapmış olmak istediğimi çok iyi imliyor. Bu durumda 3. cilt, ‘Yeni Fotoğraf’ başlığı taşıyabilir.

Dipnot: Artı değer yazarlara Gisele Freund katıldı.

(Mart 2007)



ÖNSÖZ : 2

OLASI BAŞLIKLAR : 2006

Türk Fotoğrafı

3 Sergi (yarışma değil) +
2 Dergi (eski + yeni = Geniş Açı)
3 Konu =
Manzara (bitki = evcil x yaban)
Hayvan (evcil x yaban)
İmkansız konular
Fotografim com
Yazışma
Fotoğraf Adları / Başlıkları
Albüm Kapakları
Biz - Yavuz Bingöl (my pictures ta)
‘Biz’de, ‘ben’ de vardır ama Bingöl albümü kapağının fotoğrafındaki ‘biz’de yok, sitkom dizilerde oynamış otantik bir türkücü dejenere bir kişiliktir, böylesi biri otantik müziğin arındırıcılığına sığınamaz. Fotoğraf açısından, sigara saran, çatır çatır çatlak, yaşlı adam elleri, ‘buruş buruş ihtiyar’ı aşan bir bayağılıktadır.
Kitap Kapakları
Posterler
Afişler                   

Yabancı Fotoğraf

Fotoğraf ve 11 Eylül
Kişi x 3 =
Başlangıç: Gorski
Orta: Arbus (fragmanlar, farklı tarihler)
Yeni: ?
Dergi x 1 = Colors, Benetton (fotoğraf stüdyoları sayısı)
‘National Geographic’ CD’sindeki Fotoğraf Süreci Başarısızlığı
Albüm Kapakları
Kitap Kapakları
Posterler, Afişler (‘Truman Show’ film afişi)
Frutermann Kataloğu                         

Kuramsal

Fotoğraf-Resim İlintileri
Holografik Fotoğraf
Fotoğrafın Antropolojisi (+etnoloji+folklor+sosyoloji)                

Ayda 1-2 metin     

(Ocak 2006)



META-FOTOĞRAF NASIL BİR ŞEY OLABİLİR? 2

Tanımlar

·         Meta-fotoğraf, ‘ne?’ / içerik, ‘nasıl’ / biçim ve bunların praksisleri / sentezleri açısından gerçekleşebilir.
·         Meta-fotoğraf, bunların dışında, öngörülmemiş bir şey de olabilir ama yapıldığında, onun bir meta-fotoğraf olduğunu anlayabiliriz. Şerh: Diğer sanatları dallarında, gerçekleştirildiğinde, bir aşkınlık örneği olduğu anlaşılmayan sanat eserleri de vardır.

Nasıl / Biçim

·         Prokudin-Gorskii’ninkiler, renklilik açısından meta-fotoğraf idi.
·         Holografik fotoğraf, 3 boyutluluk açısından meta-fotoğraf idi.
·         1970’lerin ‘stop-motion’ spor fotoğrafları, 4 boyutluluk açısından meta-fotoğraf idi.
·         Renkli fotoğraf, siyahbeyaz fotoğrafın meta-sı idi ama artık değil. Siyahbeyaz fotoğraf, şimdilerde yalnızca fotoğrafın bir altalanı, yani onda içkin, onun aşkını değil. Şerh: Çok çok istisnasal olarak siyahbeyaz aşkın / meta- fotoğraf olabilir ama onu henüz tasarlayamadım.
·         Londra Fotoğraf Okulu’nda 1880’lerde çekilmiş olan ve çekeni bilinmeyen, enseden portre fotoğrafı, bir meta-fotoğraf idi.

Ne / İçerik

·         Arbus’un ‘New York Acuzeleri’ konu açısından meta-fotoğraf idi.
·         Fotoğrafın ilk yıllarında tek portresi çekilen kişilerin fotoğrafları konu açısından meta-fotoğraf idi. Onlarla aynı zamanda yaşamış bazıları fotoğraf çektirebilecekken, yanlışlıkla veya özellikle çektirmedi ve bugün onların neye benzediğini tam bilmiyoruz.
·         Magnetik rezonanslı fotoğraf, konu (insan bedeni) açısından meta-fotoğraf idi.

Praksis / Sentez ve Dekadans

·         Fotoğraflaşan resimler ve resimleşen fotoğraflar, birbirinin karşılıklı küsur meta-sıdır.
·         Görüldüğü üzere fotoğrafta çok az aşkın vektör var. Oysa, daha sonra icat edilen sinemada şu anda irili ufaklı 100’e yakın meta- vektör var. Bu, fotoğraf açısından bir yol tıkalılığıdır. Bu, bir tür açmaz-dekadans sayılabilir.
·         Bu tür sanatsal tür yol tıkanmasını, zamanında yağlıboya resim de yaşamıştı ve devamında bitti sayılır. Bunun hangi yer ve zamanda hangi sanat dalının başına geleceğini öngörmek zor.
·         Fotoğraf geçmişte birçok meta-lanma, aşkınlaşma ve ötelenme yaşadı. Eğer, şimdilerde meta-vektörü yoksa ve/ya yetersizse, onun da kısa sürede kısır bir sanat dalına dönüşeceğini düşünebiliriz.

(Haziran 2007 + Ocak 2009)


META-FOTOĞRAF NASIL BİR ŞEY OLABİLİR? 1

·         Prokudin-Gorskii’ninkiler, renklilik açısından meta-fotoğraf idi.
·         Holografik fotoğraf, 3 boyutluluk açısından meta-fotoğraf idi.
·         Renkli fotoğraf, siyahbeyaz fotoğrafın meta-sı idi ama artık değil. Siyahbeyaz fotoğraf, şimdilerde yalnızca fotoğrafın bir altalanı, yani onda içkin, onun aşkını değil. Şerh: Çok çok istisnasal olarak siyahbeyaz aşkın / meta- fotoğraf olabilir ama onu henüz tasarlayamadım.
·         Fotoğraflaşan resimler ve resimleşen fotoğraflar, birbirinin küsur meta-sıdır.
·         Görüldüğü üzere fotoğrafta çok az aşkın vektör var. Oysa, daha sonra icat edilen sinemada şu anda irili ufaklı 100’e yakın meta- vektör var.
·         Bu tür sanatsal tür yol tıkanmasını, zamanında yağlıboya resim de yaşamıştı ve devamında bitti sayılır. Bunun hangi yer ve zamanda hangi sanat dalının başına geleceğini öngörmek zor.
·         Fotoğraf geçmişte birçok meta-lanma, aşkınlaşma ve ötelenme yaşadı. Eğer, şimdilerde meta-vektörü yoksa ve/ya yetersizse, onun da kısa sürede kısır bir sanat dalına dönüşeceğini düşünebiliriz.

(Haziran 2007)


ULİSFOTOFEST 4

Mekan: Tütün Deposu

Sergidekiler ve tarihleri:

Yabancılar:

Daniel Beltra - Amazon'da Kuraklık 2005 (09.06–04.07.2007)

Rana Chackraborty - Nable cinayeti (09.06–04.07.2007)

Radek Skrinanek - Aral Gölü (09.06–04.07.2007)

Türkler:

Gülnur Güner- 40 fotoğraf 40 hikaye: Hem Okudum Hemi de Yazdım (09.06–04.07.2007)

Çetin Kaya - Kaçan Trenin Yolcuları (09.06–04.07.2007)

Timurtaş Onan - Yunus Emre Aydın - İstanbul'da

Romanlar: Roman ateşi (09.06–04.07.2007)

Altan Bal - Sokak Toplayıcıları (09.06–04.07.2007)

Semiha Ayverdi Anadolu Lisesi – Gençler Arpaemini Mahallesi'nin Yerel Tarihini Kaydediyor

Yorumlar:

Yabancılar çevre sorunuyla ilgilenmişler. Klasik gazete çevre haberi fotoğrafları. Onları pas geçiyoruz.

Türkler’den de; vasat kalan ‘İstanbul’da’ ve ‘Kaçan Trenin Yolcuları’nı pas geçiyoruz. Romanlar için şunu söylemek gerekli: Bu konu baydı. Tam turistik karhaneye döndü konu.

Gelelim, geriye kalan 3 projeye:

Altan Bal:

Fotoğraflarda eksik olan bilgiler:

Çocuklar, yaşlılar ve kadınlar da kağıt hurda topluyor; Beyoğlu’nda bir tane 65, bir tane 80 yaşında kadın hurdacı var.

Şanslıysan, güçlüysen, torpilliysen (kağıdı sana ayırıyorlarsa), orada yazılandan epeyi fazla kazanırsın. Gençsen ve bekarsan, ev bile alırsın ama en az 10 yıl boyunca o insanlık dışı koşullarda sabredeceksin.

2 tür kağıt hurdacısı vardır: Büyük olanlar gazete kağıdı da alırlar ama asıl işleri metalledir ve buraya mal getirenler de parayla almış olurlar, onlara ‘mahalleci’ denir. Küçük olanlar ‘hurda kağıt’ denilenleri alırlar ama onlar da plastik gibi başka hurda malzeme de alırlar ve çöpten topladıklarına para ödemezler.

Türkiye’de bir ara neredeyse % 100 hurda dönüşümü vardı (bakınız Kriton Curi araştırmaları). Sonra hurdacılar tasfiye edildi. Bir bakıma hak vermek gerekli. Belediyenin çöp ihalelerine para verenler, kendi mallarının alınmasına karşılar. Haa, çöpün asıl sahibi kimdir? Yanıtlaması zor zanaat.

Sayılarının onda birine düştüğüne kani değilim, yalnızca gözden uzağa çekildiler ve görünmezleştiler. Denetimden kaçtılar. Olağan zamanlarda kapıları kapalı mekanlarda gece yükleme yapıyorlar.

Toplam değerlendirme: Bravo. 20 yıllık seyyar kitapçıyım. O mekanları bilirim. Belgeleme tümüyle yerinde.

Samiha Ayverdi Anadolu Lisesi:

Sonuç verimsiz ama amaç muhteşem. 1980 sonrası gençliğinin de toplumsal birşeyler becerebileceğinin kanıtı. Düzenleyicilere tebrikler.

Gülnur Güner:

Proje fotoğrafı aşmış. Metinler, görüntülerden çok daha etkileyici.
İflas eden 1. Cumhuriyet: Vatandaşlarına temel eğitim verememiş. Tersi de doğru: Vatandaşları ona biat etmemiş.

Bu proje muhakkak ve muhakkak kitaplaştırılmalı.

Tebrik ve bravodan daha fazlası.

Genel:

Demek ki neymiş?

Bu ülkede uzun vadeli projeler de yapılabiliyormuş. Fotoğrafta da, başka alanlarda da.

Ancak, aynı döngüler hala yineleniyormuş: ‘Sözlü tarih’ konusunda yapılan hatalar gibi. Yahu, bırakın illa ki Batı’dan birini referans almayı, kendi öznel bilgi birikiminize uygun bir kuram da siz geliştirin.

Dipnot: İzlediğim kadarıyla, o sergilerde ne bir ünlü / böyyük fotoğrafçı gördüm, ne de sergiler hakkında gazetelerde bir yazı. Böylesi makro bir oluşum, demek ki birilerinin çıkarına ters düştü, görmezden geliniyor, yoksayılıyor.

(11 Haziran 2007)


ULİSFOTOFEST 3-1

ÖLÜM ORUCU

Öncelikle dilbilimsel sorgulama: Oruç. Dahası: Şehit. Kesinkes dinsel belirtgeçler. Devrim, bir din midir ki? Öyle sananlar olabilir ama değildir, devrim ateisttir.

Sonra: Açlık Grevi. Grev iş bitirir. Açlık grevi de iş bitirir.

Ölüm orucu ile ilk kez Terry George’un yönettiği ‘Bazı Anaların Çocukları’nda karşılaştım. İRA ölüm oruçlarından sözediyordu. Seçilenlerin ve ölenlerin hepsi 20 yaş civarındaydı. (Seçilmeyenler ve ölmeyenler, şimdilerde 70’lerinde hala İRA ve Sinn Fein temsilcisi.) Bir ana, oğlunun ölüm orucunu onun iradesine rağmen kesiyordu. Bu işte: ‘Hayır’ demeyi bileceksin. Eh, desen de demesen de, bedelini ödemeyi de.

Sonra, Şükrü Güvenç’in ‘Bir Ölüm Orucunun Anatomisi’si ile karşılaştım. Orada, ölüm orucundaki yaşasın diye, kalbine dışarıdan doğrudan bir enjektör ile girip, şok yapacak bir madde veriyorlardı. Bunu yapan da bir doktordu.

Sonra, bir ölüm orucu vakası ile karşılaştım. Korsakoff sendromu olmuştu. O dönemi anımsamıyordu. Daha acı olan bir şey, faşist-sentimental duygular alanına hapsolmuş biriydi.

Sonra, bu sergi.

Ölüm orucundakilerden birinin öldüğü Armutlu’yu iyi bilirim: 33 yıldır. Önce uç solcu, sonra ANAP’lı, sonra SHP’li, en sonunda da FP’li oldular ki bugünkü adı olan ‘Fatih Sultan Mahallesi’ ve sevgili sahte tapuları o oylarla yaratıldı.

Ne kadar çok yalan saydım, gördünüz mü?

Gelelim gerçeklere:

İnsan açlıktan ortalama 3 haftada ölür. Batı’daki ölüm oruçlarında ölmüşlerdir de. Bizimkiler, ölüm orucuna yorum katarak, bunu 500 küsur güne çıkarmışlardır. Bu ne zulümdür.

Küçük ayrıntılar da var:

Ölmüş ve saçı taranmış bir kadın, dinen uygun olmadığı halde yüzü açık bırakılarak gömülen naaş. Bu ölümü yüceltmek değilse, nedir?

Keza, kendini yakmış naaş. Madem meraklısın, organ organ ‘zoom’ yaparsın. Bir ölüm orucuna inat, kendini yakan birinin anatomisi olur.

Hayal ediyor gibi yaptığınız cennetin cehennemliğini, cehennemi bizzat bilen zebani biri kayıtlıyor ve kanıtlıyor.

Sergiden çıktım. Galatarasaray Meydanı’nda millet göbek atıyordu. Bu bana, Macar asıllı Arthur Koestler’in İspanya İç Savaşı’nda uluslararası güçte savaşırken yakalanıp da, ölüme mahkum olduktan sonra, serbest bırakılmak için, ölüm orucuna girip, sonra da uluslararası çabalarla hapishaneden bırakıldıktan sonra, kentin göbeğinde buzlu limonatalar içen İspanyollar’ı görünce yaşadığı travmayı anımsattı.

O travmayı yaşamadım ama. Araplar’ın dediğince: Gözlerim karanlık görmekten kör oldu artık. O nedenle de fotoğraf kitabımın adı şudur: Işığın Peşinde Karanlığı Taramak.

Dipnot: Sergi mekanı, İstiklal Caddesi’ndeki Karşı Sanat salonu.

(8 Haziran 2007)


ULİSFOTOFEST 3

ÖLÜM ORUCU

Öncelikle dilbilimsel sorgulama: Oruç. Dahası: Şehit. Kesinkes dinsel belirtgeçler. Devrim, bir din midir ki? Öyle sananlar olabilir ama değildir, devrim ateisttir.

Sonra: Açlık Grevi. Grev iş bitirir. Açlık grevi de iş bitirir.

Ölüm orucu ile ilk kez Terry George’un yönettiği ‘Bazı Anaların Çocukları’nda karşılaştım. İRA ölüm oruçlarından sözediyordu. Seçilenlerin ve ölenlerin hepsi 20 yaş civarındaydı. (Seçilmeyenler ve ölmeyenler, şimdilerde 70’lerinde hala İRA ve Sinn Fein temsilcisi.) Bir ana, oğlunun ölüm orucunu onun iradesine rağmen kesiyordu. Bu işte: ‘Hayır’ demeyi bileceksin. Eh, desen de demesen de, bedelini ödemeyi de.

Sonra, Şükrü Güvenç’in ‘Bir Ölüm Orucunun Anatomisi’si ile karşılaştım. Orada, ölüm orucundaki yaşasın diye, kalbine dışarıdan doğrudan bir enjektör ile girip, şok yapacak bir madde veriyorlardı. Bunu yapan da bir doktordu.

Sonra, bir ölüm orucu vakası ile karşılaştım. Korsakoff sendromu olmuştu. O dönemi anımsamıyordu. Daha acı olan bir şey, benim ‘Fassbinder sendromu’ dediğim, faşist-sentimental duygular alanına hapsolmuş biriydi.

Sonra, bu sergi.

Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal fotoğrafını görünce utandım ve iğrendim. Doğuya bir batılı gözüyle bakan oryentalistlere, Nobel ödülü verilmesini onur kırıcı buldum.

Ölüm orucundakilerden birinin öldüğü Armutlu’yu iyi bilirim: 33 yıldır. Önce uç solcu, sonra ANAP’lı, sonra SHP’li, en sonunda da FP’li ki bugünkü adı olan ‘Fatih Sultan Mahallesi’ ve sevgili sahte tapuları o oylarla yaratıldı.

Ne kadar çok yalan saydım, gördünüz mü?

Bir de bunlara, ikinci sergideki Ertuğrul Kürkçü adını ve yalanını ekleyeyim. Adını vermeyeyim, sevgili dünürümün çok yakından saptadığı üzere, Kızıldere’den nasıl sağ çıktığı belli olmayan birine, geçmişin acılarını teslim etmenin bende yarattığı travmayı da.

Gelelim ve geçelim gerçeklere:

İnsan açlıktan ortalama 3 haftada ölür. Batı’daki ölüm oruçlarında ölmüşlerdir de. Bizimkiler, ölüm orucuna Kemalettin Tuğcu yorumu katarak, bunu 500 küsur güne çıkarmışlardır. Bu ne zulümdür. Be adamlar, intihar ve ötenazi serbesttir ama o insanları yüzlerce gün, yaşamın sınırında tutmak, toplama kampı zulmünü de aşmıştır. Batman intiharları gibi, insan kıyıcılığımıza yepyeni sayfalar ekleme zevkiyle övünsün o insanlar.

Küçük ayrıntılar da var:

Ölmüş ve saçı taranmış bir kadın, dinen uygun olmadığı halde yüzü açık bırakılarak gömülen naaş. Bu ölümü yüceltmek değilse, nedir?

Keza, kendini yakmış naaş. Madem meraklısın, organ organ ‘zoom’ yaparsın kardeşim. Bir ölüm orucuna inat, kendini yakan birinin anatomisi olur.

Yemiyor, insan kardeşlerim yemiyor. Hayal ediyor gibi yaptığınız cennetin cehennemliğini, cehennemi bizzat bilen ‘yojimbo’ zebani biri kayıtlıyor ve kanıtlıyor.

Sergiden çıktım. Galatarasaray Meydanı’nda millet göbek atıyordu. Bu bana, Macar asıllı Arthur Koestler’in İspanya İç Savaşı’nda uluslararası güçte savaşırken yakalanıp da, ölüme mahkum olduktan sonra, ölüm orucuna girip, sonra da uluslararası çabalarla serbest bırakıldıktan sonra, kentin göbeğinde buzlu limonatalar içen İspanyollar’ı görünce yaşadığı travmayı anımsattı.

O travmayı yaşamadım ama. Araplar’ın dediğince: Gözlerim karanlık görmekten kör oldu artık. O nedenle de fotoğraf kitabımın adı şudur: Işığın Peşinde Karanlığı Taramak.

Dipnot: Sergi mekanı, İstiklal Caddesi’ndeki Karşı Sanat salonu.

(8 Haziran 2007)



ULİSFOTOFEST 1

İstanbul’a fotoğraf yağıyor. Ben de sırılsıklam ıslanayım istiyorum.

Bunlardan benim için ilk etap olan, 15 Mayıs 2007 günü nasiplendiklerim aşağıdadır:

Gidiliş sırasıyla: Rumeli Han C-Blok, İfsak, Karşı Sanat, Galata Fotoğrafçısı.

Öncelikle, ilk ve son mekan için notlar:

Tarihi mekanları sanat sergileri için kullanmak, Batı’nın epeyi önce bıraktığı bir anlayıştır. Onlar şimdilerde Luvr’un göbeğine cam piramit dikiyor.

İstanbul’da azınlıkların inşa ettiği, 100 yaşını aşkın, konut ömrünü çoktaan tamamlamış binalar var. Bunlar, 1960’lardaki yasal düzenlemeler yüzünden, terkedilmiş ve boş idiler. Sonra, lümpen proleterya buraları işgal etti. Daha da sonra, semiren orta burjuvazi, buraları bilinen yollardan geri almaya başladılar. Bunların bir bölümü sanat mekanı olarak kullanıldı. Şu sıralar da böyle bir moda var.

Rumeli Han’daki mekan da mimari açısından böyle bir yer. Çok eski bir bina düşünün. Onun sıvaları kazınmış. Eski evlerde kullanılan putreller ortaya çıkmış. Ve mekan öylece bırakılmış. Hesapça, binaya yeni bir işlev kazandırılmış. Tabii ki evdeki hesap çarşıya uymamış. (Bu bina, ironik olarak Cumhuriyet’in ilk komünistlerinden birinin mirası ve binada TKP var.)

Galata Fotoğrafçısı ise, durumu daha da abartmış: 2 binanın arasındaki ardiye boşluğunu sergi mekanı olarak kullanmışlar.

Müzecilik dalında lisansüstü eğitim almış biri olarak vurguluyorum: Bunlar boş işler. Onu ya da bunu, ‘ay aman ne hoş, ben bunu hemen pazarlayayım’ anlayışı, çok çok sakil kaçıyor.

Gelelim fotoğraflara ve fotoğrafçılara:

Karşı Sanat’taki Bourdieu sergisini geçiyorum, çünkü o aynı zamanda toplumbilimciliğe soyunmuş; dolayısıyla kendisi ve metinleri üzerine yazacaklarım, fotoğraf sanatının alanı dışına taşacak. Burada pas geçiyorum.

Onun dışında 2 kişi keşfettim:

Rumeli Han: Sinem Dişli, ölmekte olan anneannesini, ona bakan annesini, ona bakan kendisini ve 3’ünün birlikte yaşadığı evi fotoğraflamış. Konu çok sağlam. Fotoğrafların ebatı çok küçük ama içerik çok sağlam. Duvara elyazısıyla yazılmış öyküye tümüyle uyan bir görsel dizi var ortada. Çok ölmek üzere ve/ya yatalak hasta gördüm, doğrudan biliyorum. Fotoğraflar, neredeyse o öleceklerin özgün kokularını bile içerecekmiş. Bu fotoğrafçılık açısından gerçek bir başarı ama başka konuları bu denli canlı çekebilir mi bilmiyoruz.

Galata: Sibel Bulay, bir dizi fotoğrafında hem enstantane yakalamış, hem de tematik dizide duygu atmosferini yaratabilmiş. Bir parkın tenha köşesindeki bir prezervatifi, 3 ebatta, yaklaşarak ve dönerek çekmiş. Böylelikle son karede neyin gösterilmek istendiği çok iyi belirtilmiş oluyor.

Gerisi, 20 küsur kişi daha. Bende hiçbir iz bırakmadılar.

(16 Mayıs 2007)


ARA GÜLER NEYİ DOĞRU FOTOĞRAFLADI ki?

Ara Güler ilgili metnim, zamanında ‘fotografim com’da tümüyle yanlış yönelmiş bir tepki almıştı: Hani, o bir ilahtı da, çamur atacaksam, doğru dürüst atmam gerekiyormuş, gibi bir tepki.

Oysa:

Nikos Ekonomopoulos demiş ki:

 “Geniş açıyı Türkiye’de fotoğrafçılar çok yanlış kullanıyor. Deformasyonu çok seviyorlar. Ara Güler de vaktinde aynı hataya düşmüştü.”


Ve fakat ne demek o?:

“Yunanistan’ın büyük fotoğrafçısı…”

Ne bu? Rakı şişesi filan mı?

Aslı şudur:

Güler, tam bir oryantalist gibi davrandı, doğunun güzelini allayıp pullayıp bize satmaya kalktı. Bir oryantalist bile değildi, çünkü bir şey değildi. Öncelikle de, bir fotoğrafçı değildi, bir tüccardı. ‘Tüccar-fotoğrafçı’ olur diyorsanız, size hayırlı post-modernler dilerim ey kari.

İstanbul’u sattı, yani satmak için fotolamış gibi davrandı, aynen Kasımpaşalı gibi…

“Satıyorumm, saatt… tııım…”

Naah, satarsınız.

İstanbul yerli yerinde durur. Fotoğraf ise, sizin hegemonyanızdakinden bambaşka bir şey olduğunu haykırır.

Bakın bakalım:

Diyelim 1950’lerde İstanbul’da 500-1.000 arasında sokak var idi. Peki, Güler ama ağlatan şahıs, bunların kaçını fotoğrafladı.? Belki 50’sini, belki daha azını. Dahası, bunu bir belgeselci tavrıyla yapmadığı için, bugün o fotoğraflara baktığınızda mekanını pek kolayca söyleyemezsiniz.

O ne yaptı?

Camiler, sümüklü çocuklar, buruş ihtiyarlar, vb, vd. Bakınız: 1980 öncesi Eczacıbaşı katalogları.

Bu konuda yalnız değildi. Sağlam ata oynayanlar arasında, Gültekin Çizgen gibileri de vardı.

Sonuç:

Yalan söylem.

Yok öyle bir İstanbul, yok öyle bir geniş açı.

Eee, yalan 50 yıl sonra olsa da, yalan olarak sırıtıyor.

Hep dediğimizce: Foto Ara Bul Ama.

Kısacası: Körsün, köör… Hemi de arar-bakarköör…

(23 Nisan 2007)


GİSELE FREUND’UN ‘FOTOĞRAF ve TOPLUM’U

Bu kitap tam bir fotoğraf tarihi.

Sosyalist realist açıdan eleştirel / estetik bir yöntemle yazılmış.

Fotoğrafın tarihinde birçok kez teknik aşama geçirdiğini, dolayısıyla şu sıralarda geçirilmekte olan dijitalleşmenin de bir eriminin bulunduğunu öğreniyoruz.

Fotoğrafın ticarilik sorununun, icadından beridir yaşandığını öğreniyoruz.

Fotoğrafın geleceği ile ilgili bir şey öğrenmiyoruz. Onu Laszlö Moholy-Nagy’nin ‘Resim, Fotoğraf, Film’ kitabından öğreniyoruz.

Tarih derinliği olarak, Walter Benjamin’in ‘Fotoğrafın Kısa Tarihçesi’nden daha güçlü. Bunu, hem Benjamin’in kendi icat ettiği yöntemi sonuna kadar kullanamamasına, hem de Freund’un kolay kolay raslanmayan sıkı örüntülü anlatısına yorabiliriz.

Fotoğraf-resim ilintisi olgusunu, hem tarihçi Toynbee’den, hem de estetikçi Bergre’dan daha iyi açımlıyor. Çok içiçe geçmiş, sıkı ayrıntılı, yüksek çözünürlüklü bir griftlik var ikisi arasında.

Freund’un bunların dışında en ağırlıklı olarak yakaladığı konu, fotoğrafın gerçeği verip verememesi. Sonradan Benetton ‘Colors’ dergisinde ayrıntılı olarak örneklenen, fotoğrafı seyredenin önyargılarının fotoğraftaki gerçeğin algılanmasını nasıl etkilediği konusunu Freund, haber fotoğrafı dergileri tarihçesiyle upuygun bir biçimde açımlıyor.

Şerh: Şu anda Türkiye’de binlerce fotoğrafçı, milyonlarca fotoğraf makinesi (veya kameralı cep telefonu) var. Oysa medyada haber fotoğrafı çok zayıf, daha açıkçası bir hiç durumunda. Çekemediğim fotoğraflar, çektiğim fotoğraflardan çok, çünkü günde 8 saat sokaklarda dolanırım ama çoğunluk yanımda makine taşımam. Oysa ortalık muhabir dolu. Sonuç ise pratik olarak sıfır. Bu konuda yayına girecek bir derginin pazarının bomboş olduğunu imlemek için durumu şerhledim.

Dönelim kitaba ve içindekiler bölümüne bir bakalım:

Sanatsal Biçimler ve Toplum Arasındaki İlişkiler
Fotoğrafın Öncüleri
Temmuz Monarşisi ve Fotoğraf (1830-1848)
İlk Fotoğrafçılar
İkinci İmparatorluk Döneminde Fotoğraf (1851-1870)
Dönemin Sanatçılarının Fotoğrafa Karşı Tavırları ve Akımlar
Fotoğrafçılık Mesleğinin Yaygınlaşması ve Çöküşü (1870-1914)
Sanat Yapıtını Çoğaltma Aracı Olarak Fotoğraf
Basın Fotoğrafçılığı
Almanya’da Gazete Fotoğrafçılığının Doğuşu
ABD’de Kitle Medyası Dergileri
Politik Bir Araç Olarak Fotoğraf
Fotoğraf ve Hukuk
Skandallar Yaratan Basın
Sanatsal Anlatım Aracı Olarak Fotoğraf
Fotomatlar
Sonuç
Notlar

Görüldüğü üzere Fransa ağırlıklı bir tarih. Almanya ve ABD bilgileriyle konu desteklenmiş.

Sonuçta, hem muhakkak okunması gereken bir kitap, hem de rafınızda yıllarca saklanabilir bir uzun dönem bilgi değeri taşımakta.

Künye: Fotoğraf ve Toplum, Gisele Freund, çeviren: Şule Demirkol, Sel Yayıyncılık, Ocak 2007, 200 sayfa.

(21 Mart 2007)



KADIN: İMAJ ve GERÇEK

Atlas dergisi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstiklal Caddesi’ne boydan boya, yerden 20 metre yükseğe asılmış bir açıkhava fotoğraf sergisi açtı. Başlığı bu.

Sergiye dürbünle baksan bile, net görmek zor. Tamam resimler büyük ama açı ve uzaklık da yeterince büyük.

Sergi için başlık yanlış seçilmiş. Atlas dergisi zaten bir imaj dergisi. Hani, ‘ay dünyamızda bu güzellikler de var, sizin için gidiş-dönüş 5.000 USA $ please’ hesabı.

Sergi için özel çekim yapılmamış. Dergi için çekilmiş fotoğraflardan, ortaya bir buçuk karışık bir seçki yapılmış.

Konu yok, ‘leit-motiv’ bile yok.

Oysa:

Dünyada kadın askerler var. Adam döven robokop kadınlar var. Gelinine doğum kontrol hapı yutturtmayan kaynanalar var. Töre cinayeti tetikçisini seçen, gerontokrat-matriyark-faşist haminneler var. Afrika’da kadın-klitoris sünnetlerini icra eden kadın sünnetçiler var. Falkland Savaşı’nı yaratan ve bunayınca kendini hala başbakan sanan Margaret Tatcher var. Binlerce çift ayakkabılı diktatör karısı İmelda Marcos var. Diktatör karısıyken, o ölünce başa geçip diktatöriçe olan Evita Peron var. Cumhuriyet tarihinin en yüksek enflasyonunu yaratan, ekonomist Tansu Çiller var.

Gerçek bu.

Hanimiş, neredeymiş benim gerçeğim?

İmajfilik medyatörler onu katl mi edermiş?

Dipnot: Sergiden 6 fotoğraf ve ayrıntılı bilgi için:


(9 Mart 2007)


DİŞİ FANİLER

Sergi başlığı: ‘Faniler = Perishables’.

Fotoğrafçı: Pınar Yolaçan.

Çok basit, çok sade, çok açıkseçik bir anlatım.

Yalnızca 9 fotoğraf. 9 çok yaşlı kadının fotoğrafı. 1x2 metre boyutunda. Renkli. Pastel tonda. Netlik çözünürlüğü çok yüksek.

2 fotoğraftaki kadın, tüllü, fırfırlı, beyaz kumaştan elbiseler içinde. 19. Yüzyıl romantik portre havasında.

7 fotoğraftaki kadının giysileri işkembeden, evet gerçek işkembeden ama 4 ayaklılar hakkında, işkembelerinden tanım yapacak denli hayvanbilim bilgim yok. Bir yerlerine tavuk organları asılmış.

Aslında varlığı gerekmeyen, anlatıyı güçlendirmek için, 3x5 metre boyutunda video gösterisi var. Akış döngüde. Çekimi yapılan yaşlı kadının rimelleriyle takma kirpikleri birbirine yapışıyor.

Evet, insan fani ve kolay çürüyen bir varlıktır.

Dünya kadınlar gününde, cinselliklerini varlıklarının birinci tanım öğesi durumunda yaşayan, 37 milyon türk kadınına bu sergiyi armağan ettim.

Dipnot: Fotoğraflar şu internet adresinde var ama asıl-somut sergi YKY Galatasaray Sergi Salonu’nda Mart 2007 boyunca açık:


(8 Mart 2007)


TUTSAK KADINLAR

Bu bir fotoğraf sergisi.

1970’lerde terörist olarak Almanya hapishanelerine giren ve hala orada olan birinin çektiği fotoğraflardan oluşuyor.

Fotoğrafı çeken kişi, kendisi dahil, içerideki kadınları, ‘unutulan tutsaklar’ olarak nitelendiriyor.

Sergiyi gezerken, bir erkek olarak öyle hissetmedim.

İşte, o öyle değilliğin karşılığı bu metindir.

Öncelikle kadınlar çook çirkindiler. Fotoğrafçı, neredeyse rötüş sayabileceğimiz ışık oyunları bile yapmıştı ama mahpuslar çok çirkindi.

Bence bu yön, pekala öne çıkarılabilirdi. Bukowski öyle yapar.

Sonra kadınlar adiydi. Şiddet doluydu. Dikkat: Bu ikisinin arakesitleri olsa da, aslında birbirinden bambaşka şeylerdir.

Kadın şiddeti yok sayılır. Oysa, savaşlarda kadınların neler yaptıklarını oldukça iyi biliyoruz. Karşı tarafın kadınlarına tecavüze, bu tarafın kadınları yardım ederler.

Adiliğe gelince: ‘Lümpen proleterya’ demek istiyoruz. Tam paçavralaşmışlardı. Not: Biz Türkler hapiste her zaman erimeyiz / çözülmeyiz ama Batılılar, kadın da olsalar, çözülmüştü.

Serginin amacı o proleteryaya sempati yaratmak ama onlara karşı bende tümüyle bir antipati oluştu. Ortada bir ketenpere kokusudur gidiyor. Sanatta aldatılmayı hiç sevmem.

Sonuçta, fotoğraflar çok başarılı. Kastını aşan bir başarı bu, çünkü bu istenmemiş. Çirkinlik çırılpçıplak orada. Güzelsever burjuvazinin gözüne gözüne sokmacasına.  

(21 Şubat 2007)


Bu biziz işte...

Hapishanede günlerce, yıllarca hep aynı şeyi görmeyi ve aynı yollarda yürümeyi nasıl betimlemek gerekir? Bu, görüşü gittikçe zayıflatır, yok eder, duyuları köreltir. Fotoğraf çekmek ise, görüşü yeniden canlandırır.

İçsel özgürlüğü ve canlılığı hapisahenede de olsa koruyabilmek için üretici olmak mutlak bir zorunluluktur. Yani yaşanılan alan ve olanaklarına yönelik bir mücadele sürdürmek, biraz kendine özgü bir şey geliştirmek. Bu da, hapishanedeki ahmakça ve tümüyle yönetmeliğe uygun süren ve tutukluların beynindeki her türlü üretici düşünceyi emip yok eden ve bomboş bırakması gereken günlük yaşama karşı bir direniş biçimidir.

Dışarıdayken hiç fotoğraf çekmedim. Fotoğrafçılık kurslarında çok geçmeden tümüyle kendime ait bir şeyi geliştirme ve kendimi anlatabilme olanağını gördüm. 1989 yılında Frankfurt’a gönderilmeden önce 3 yıl boyunca tek kişilik bir hücrede bir başıma kaldım; önce Köln’de sonra Stammheim’da. Hücre cezası demek, diğer yanlarının yanısıra günde 23 saat hücrede yalnız bırakılmanın yanında, yalnız havalandırma ve diğer hapishane arkadaşlarıyla kesin bir ilişki kurma yasağı anlamına gelir. 1989 ilkbaharındaki tecrite karşı sürdürdüğümüz bir açlık grevinden sonra Preungesheim’a gönderildim ve hapishane koşullarım gittikçe ‘normal işleyişinde’ bir hale uyduruldu (gerçi özel muamele hala sürmekte, özellikle denetleme önlemlerinde). Bu koşullarda, dışarıdan gelen profesyonel iki fotoğrafçı bayanın hapishanede başlattığı fotoğrafçılık kursuna katıldım.

Portrelerini çektiğim tutuklu kadınları ben seçtim. Onlar, çok farklı nedenlerle onlarla etkileşim kurabildiğim, aramızda beni onlara bağlayan bir bağ bulunan insanlardı. Bazılarının sadece adını duymuş veya onları sadece görmüştüm, diğerleriyle dostluk kurmuştum. Hapishanede bir çok şey gözlemle çalışır: İnsanlar birbirleriyle görüşürler, kadınların aralarında nasıl anlaştıklarına tanık oluruz, o davranışlarda ‘kendini bulur’ insan.

Burada, içerde çok az tekil ilişkiler kurulur, dostluklarsa daha bir seyrektir; hapishane sonrasında sürenine ise pek rastlanmaz. Fotoğraflarını çektiğim kadınlar, kendilerince çok güçlüler; yaşam kavgası veriyor ve kendi yollarını çizmeye ve onurlarını korumaya çalışıyorlar.

Tutuklu kadınların portrelerini dışarıda sergileme düşüncesi, Yamile, Kerstin ve Chris’in ilk fotoğraflarını, onların ne denli iyi olduklarını gördükten sonra oluştu. Daha sonra diğer kadınlarla tek tek, bu projeye katılıp katılmayacakları konusunda konuştum. Hepsi için yeni bir deneyimdi bu. Heyecan verici olan yanı aynı zamanda hiç birinin daha önce hiç kamera karşısına geçmemiş olmalarıydı ve benimse ilk portre çalışmalarımdı. Normalde ‘görünmez’, yani alınıp bir yere kilitlenmiş olan kadınların fotoğraflarının sergilenme düşüncesi herkesin hoşuna gitti. Daha sonra her kadın istediği resimden bir kopya aldı ve gösterime sunulması gereken resmi belirledi. Bazıları da bu işi tümüyle bana bıraktı.

Başlangıçta fotoğrafları nasıl yapacağım konusunda pek fazla tasarı yapmadım, kendilerini nasıl göstermek istedikleri konusunu kadınlara bırakmayı hedefledim ve sonra nelerin ortaya çıkabileceğini görmek istedim. Daha önce kafamda planladığım görüntülerin uygulanmasını, sahnelenmesini ve fotoğrafın manipule edilmesini istemedim; klişe ve yansıtmalara yer yoktu. Benim için önemli olan, ki bu hala da öyle, kadınların güçlü yanlarını kendi özgünlükleri ve yaşam dolu yanları içinde sunmaktı. Bu fotoğraflar hiç bir şekilde dışarıda bir tür ‘Freak Show’ olarak kullanılıp, kadınların nesneleştirilmesine olanak vermemeliydi. Bazan önerilerim veya “öyle dur’’ dediğim, belirli bir jest, çok güçlü anlatım ve saptamak istediğim bir beden duruşu yakaladığımda oldu.

Burada gösterilen resimler, 1998 ve 2003 yılları arasında Frankfurt-Preungesheim Kadın Hapishanesi’nde oluştu, yalnızca bir istisna dışında: Lizza’yı, Haziran 2000’de Frankfurt Eschenbachhaus’da iki adli memurun gözetimi altında ziyaretim sırasında çektim, ölümünden iki ay önce. 20 yaşın üzerindeydi ve olağanüstü bir inançla ‘uyuşturucu bağımlısı’ydı. Ama her halükarda devletin baskı politikası sonucu sürekli sefil koşullarda yaşamaya zorlanmıştı. Lizza ile karşılaşmak ve onu sonsuza dek sevmek ilk koşuldu. 10 yılı aşkın bir süredir, bu arada onun sayısız kez uyuşturucu bulundurmak, hırsızlık, devlet otoritesine mukavemet göstermek gibi suçlardan bir kaç haftalığına veya aylığına hapse düştüğü dönemler boyunca çok yakın bir dostluk kurmuştuk. Lizza, yaşam ve özgürlük tutkunuydu. 38 yaşında kanserden öldü.

Fotoğraflarını çektiğim 21 kadından 14’ü uyuşturucu ile bağlantısı nedeniyle buradaydı, ya bu işin ticaretini yapma ya bulundurma veya uyuşturucu bağımlısı olarak ‘taşıyıcılık suçu’’ nedeniyle. Kadınlardan sekizi başka ülke kökenliydi: ABD, Trinidad, Kolombiya, İsveç, Bosna, Makedonya, Türkiye. Bazıları ağır hastaydı. 2 yıl ile ‘müebbet’ arasında ceza nedeniyle buradaydılar. Onlarda beni çeken şey, belki de şu şekilde genelleştirilebilir: Zor yaşamı onur ve güzellik içinde taşıyorlardı; yaşadıkları her şeye karşın - sokakta yaşamak, şiddete maruz kalmak, hastalık, yoksulluk, çocuklarından ayrı kalmak - yıkılmamışlar, sinmemişler. Bunu yansıtıyorlar, yüzlerinde de gördüğüm bu. Kadınlar, onlara saygıyla baktığımı biliyorlar, öyle de fotoğraflarını çektiğimi; onları güzel bulduğumu. Ancak böyle gerçekleşebilirdi bu fotoğraflar.

Özgeçmişlerimiz tümüyle farklı da olsa bizi birbirimize bağlayan şu oldu: Herkesin ‘normal bir vatandaş yaşamı’ diye adlandırdığı şeyle bizim hiç bir şekilde uyum sağlayamamamiz ve bunu da istemememiz. Egemen olan bu ilişki biçimlerine ve toplumsal ölçülere – ki buna içerisinde barındırdığı kadın şeması da dahildir - uymuyor olmamız, bizim sorunumuz değil.

Çok iyi deneyimlerdi bunlar. Çok basit anlamıyla da: Öyle saatler geçirdik ki, ne istersek yapıyorduk; yalnızca kendimiz için.

Kadınlardan hiçbiri, öngörülen bir izleyici kitlesi için kendini ortaya koymadı. Her şeyden önce, kendileri, aileleri ve dostları için istiyorlardı resimleri. Ve bir de benim için, bir sergi yapayım diye. Her zaman dile getirdim: Burada yaptığım şey, beni buradan dışarı çıkarmalı. Doğal olarak, bu hedef doğrultusunda destekliyorlardı beni.

Burada öyle çok fazla olanaklar yok, içinde zaman geçirdiğimiz ve fotoğraf çekebildiğimiz bu odamız vardı ; arka planda ya beyaz duvarlar, ya da astığımız siyah bir bez. Hiç bir resimde hapishanede olduğumuz belli olmuyor. Kimse bir pencere parmaklığı önüne geçip durmadı. Hayır – bu resimlerin gösterdiği şey şu: “Bu benim işte’’. Ya da başka bir deyişle: “Bu biziz işte’’ – Resimdeki kadın ve o resmi çeken ben.

Eva Haule




KENDİNE AİT BİR FOTOĞRAF

Kitabı çıktığından beridir biliyordum, yazarını tanıyordum, kendi söylemişti. Ancak, mesleğim gereği hemen tüm kitapları üst fiyatının çok düşük kesirlerine satın alabildiğim için, zamanın geçmesini ve kitabın ikinci el piyasasına girmesini bekledim. Beklediğime de değmiş.

Kitap, biçim olarak gerçekten mükemmele çok yakın. Laleper Aytek, neyi nasıl diyeceğini ve bunu görsel öğeyle nasıl tümleşikleştireceğini çok iyi bilmiş ve uygulamış. ‘Nasıl?’da sorun yok.

Ancak, içerikte, yani ‘ne?’ de sorun var.

Kitabın adı, ‘Kendine Ait Bir Oda’yı anıştırıyor, yani Virgina Woolf’u, yani püriten başlayıp dekadant bitirilen, baskılanmış bir öyküyü…

Fotoğrafı ya da yazını ya da sanatı ya da herhangi bir şeyi kendine ait bir şey sandığın an yanılırsın. Lümpen alaturka matriyarkizmin patriyarkizme karşı bir anti-tez olmadığı, ülkemizde Cumhuriyet döneminde Afife Jale’den Tezer Özlü’ye dek negasyonla kanıtlanageldi.

Referansların arasında yer alan (bir zamanlar sevgili olmuş olsalar bile) Barthes ile Sontag’ın, Berger’le Arbus’un birbirine karşı anti-tez olduğunu o zaman ayırsayamazsın. Artı: Beauvoir ile Sartre’ın, Aragon ile Triolet’nin, Althusser ile öldürdüğü karısının, Montand ile Signoret’nin destansı aşklar değil, özgürlük korkusunun trajikomik gergefleri olduğunu da…

O nedenle, yurttan sesler kadınlar topluluğu apartman dairelerinde yaşarsın… Fikrinle zikrin çelişir. Birey olmak yerine, cemaatte kalırsın.

Asıl önemlisi özden ve tözden faşizm olan güzelin peşinde koşarsın. Çirkini güzelleştirirsin, Müjde Ar’ı idol kılarsın.

O nedenle küçük burjuvazi ufkunun zincirlerini kıramazsın. Kısırdöngüyle semayı birbirine karıştırırsın.

O nedenle, ait olduğun bir fotoğraf değil, sahip olduğun bir fotoğraf peşinde koşarsın. Küçük burjuva şeyselleşmesinden kurtulamazsın.

(25 Aralık 2006)


HOLOGRAFİK FOTOĞRAF ÜZERİNE

Holografik fotoğraf çoktan beridir uygulanan bir buluş. İlk holografi 1926’da yaratılmış.

Ancak görsel bir duyu-dil olarak belli sınırları var:

Faz besleme ışını nedeniyle tek renklidir.

3 boyutlu algılanma açısı çok dardır: Birkaç derecelik bir açı.

Oysa şöyle düşünün:

Çektiğimiz tüm fotoğraflar 3 boyutlu ve tam renkli olabilir. Bunun insan figürü ve manzara fotoğrafında yaratacağı değişikliği anlatmak zor. Sonuç, bir fotoğraftan çok, bir ışık heykeli olacaktır.

Elimizdeki teknolojinin bunu becerebilmeye yetmediğini sanmıyorum. Yalnızca, para hırsının zorladığı, benzeri ürünlerin sinek yağını çıkarma isteği var. Gerçi dijital fotoğrafçılık da, basım kartını neredeyse tümden devredışı bıraktı, öyleyse pekala bu da şimdilerde gerçekleşebilir.

Sanatsal açıdan bakınca ise, 3 boyutlu fotoğrafın 2 boyutlu fotoğrafın kurallarına uymayacağı kesin. Örneğin kadraj bu durumda önemini yitirecek. Hoş, stüdyo fotoğraflarında fotoğrafı çekilen nesne, kadrajın önemini epeyi azaltır, özellikle tam büst portrelerde.

Manzara fotoğrafını düşünelim: 3 boyutlu bir fotoğrafa istediğimiz açıdan bakabiliriz. Yani doğru açı bulma sorunu, izleyicinin kendi öznelliğine göre seçeceği bir şey durumuna dönüşür.

Geçmişteki stereo fotoğraflar da, holografik fotoğrafın atası olarak düşünülebilir. Stereo fotoğraflar, birbirine 2 göz kadar yakın 2 mercekle çekilen 2 fotoğrafın, basıldıktan sonra dürbünümsü bir nesneyle 2 farklı görüntünün gözlerde üstüste bindirilmesi ile elde edilen hayali bir 3 boyutluluk taşır. Benzeri bir sonucu, 1970’lerin janjanlı kartpostalları da yapıyordu: Kartpostala bakış açınızı değiştirince, kız size göz kırpıyordu.

Holografik fotoğrafla şimdiki fotoğraf arasındaki fark, fotoğrafla sinema arasındaki fark kadar önemli olacak: Birinde mekanda derinlik boyutu devreye girerken, birinde zaman boyutu devreye giriyor. Holografik sinema ise hepsini birleştirecek.

(6 Aralık 2006)


PERA MÜZESİ’NDEKİ ESKİ İSTANBUL FOTOĞRAFLARI SERGİSİ

Öncelikle belirteyim:

Engin Özendes koleksiyonundan sonra, bildiğim en pahalı Türkiye / İstanbul koleksiyonuydu.

Bir efemeracı (alıcısı, satıcısı, koleksiyoncusu) olarak, gözümün önünden akıp giden kareler ciğerimin yağını eritti.

Bir (lisansüstü mezunu) müzeci olarak belirteyim: Ortadaki kare prizma fanuslardaki sergileme tarzı, ancak ‘nasıl yapılmamalı?’ kitaplarına girebilecek denli yanlıştı. Salon sıcak. Fanuslar havasız. Bu durumda, fotoğraf kartları ve yapıştırılmış oldukları normal kağıtlar farklı işler. Yani, bir genleşir, bir büzülür. O zaman doku zedelenir. 2 ayrı malzeme birbirinden kopar. Yani, sergi 2 ay yerine, 1 yıl olsa, sonunda o malzeme ölmüş olurdu.

Bir Rumelihisarı’lı olarak belirteyim: Semtimin geçmişi beni hüzünlendirdi. Üstelik yaşamımın 10 yılını, taa Osmanlı’dan (1900 başından) kalma ahşap bir evde geçirdim. Onun fotoğrafı, fotoğraflar taa 1870’lere ait olduğu ve kendisi 1905 yapımı olduğu için, sergide yoktu.

İnanılmaz gelecek ama Boğaziçi tepeleri, tarihlerinin en ağaçlı zamanlarını şimdi ve Cumhuriyet döneminde yaşamış.

Serginin bir de özenle hazırlanmış iri bir kataloğu vardı ama fiyatını sormaya bile cesaret edemedim.

Dipnot: Müzeye giriş, Rembrandt desenleri sergisi nedeniyle mi bilmiyorum, paralıydı. Önceden bilinmesinde fayda var.

Katalog fiyatı da 2.000 (iki bin) YTL imiş.

(6 Aralık 2006)


MEHMET ÖMÜR SERGİSİ

Aslında sergi hakkında yazacak bir şey yok. O yüzden yazacağım: Ülkemizdeki genel sanatsal eğilimin bir göstergesi olsun diye.

Fotoğraflar yalnızca ışık oyunları. Geceleyin belli ışık kaynaklarına lensi doğrultup, makinayı sallamakla elde edilmişler. Sanatçının kendisi serginin açılışında, fotoğraflarının ‘sallama’ sıfatıyla karşılaştığını söylüyordu. Bir de şunu vurgulayarak belirtiyordu: “Bunları asla bir daha aynen çekemem.”

Yanlış burada. Ne resimde, ne de fotoğrafta birebirlik yoktur. Ressamlar kendi resimlerini ticari nedenlerle kendileri çoğaltsalar bile, biri diğerinin tıpatıp aynısı olmaz ama ikisi aynı resimdir.

Fotoğraflar soyuttu, pek gerçeküstü denemezdi. Form vardı ama figür yoktu. Pollock resimlerinin fotoğraf versiyonu gibiydiler.

Sorun bu ışık formlarının benzerliğinde. Öncelikle, aynı kadrajda iki ışık noktası varsa, makinayı nasıl sallarsanız sallayın, o 2 nokta aynı çizgileri çizer ki fotoğraflarda da böyle olmuş. Bir de kolun anatomisinin de getirdiği sınırlar nedeniyle, savrulma hareketlerinin uzayı sınırlı ve sonludur. O nedenle, aslında fotoğraflar birbirine benziyordu.

20 kadar fotoğraftan yalnızca 2’si, rengi soyut resim griftliğine taşımaya eğilimliydi.

Bu kadar. Nokta.

Böylesine önemsiz işler bile ülkemizin kısır sanat ortamında bir yer bulabiliyor. Sorun da bu.

(6 Aralık 2006)


ÇEKEMEDİĞİM BİR FOTOĞRAFIN ÖYKÜSÜ : 1

Bugün Rumelihisarı’ndaydım.

Rumelihisarı sahili, şu anki konumuyla, neredeyse tam doğuya bakmakta. Dolayısıyla, yönlemeler yüzüm tam doğuya dönükmeşçesine algılanmalıdır.

İlk geldiğimde vardı: 20 kilometre genişliğinde, 8 kilometre yukarıda bir boşluk. Bu boşluk, Karadeniz’e varan kuzeyden Marmara’ya varan güneye dek, tahmini Gebze’ye varan, doğudan Haliç’e varan (Haliç aslında daha güneyde kalıyor ama batısal referans, haritada bulunabilsin diye o), batıya dek genişlikte, dalgalı, hafif kesintili, pamuk topağımsı biçimde, gepgeniş dairevi bir buluta kümesiyle çevrili idi. Orta noktası, kabaca Kozyatağı’na denk geliyor olabilir. Bu mavi boşluğun ortasında, kentin taa oralara çıkan buğusunun yarattığı, dairevi boşluğun enine yarısını, boyuna üçte ikisini dolduran, uzun elips biçimli, başka bir bulut var idi. Bu mavi buluttan, yükselen sıcak havanın buharının çevreye verdiği ısı nedeniyle, yukarıya doğru incelerek yükselen iğler var idi.

Bu devasa biçim, kuzeydoğudan güneybatıya doğru 20 dakikada 45 derecelik ve muhtemelen 20 kilometrelik bir yol katetti (burada kısa sayılabilecek bir sinüs kosinüs hesaplaması var ama geçiyorum). Boşluk giderek büyürken, ortadaki bulutun iğ kanatları giderek yükselerek kıvrıldı ve görünmezleşmecesine iyice inceldi. Ilık havalarda bulutların erimesini seyredenler, ne anlattığımı tasarlayabilirler.

Yanımda fotoğraf makinesi yoktu ama beynim vardı. Daha önceleri, kimi o sıralar fotoğraf makinem yokken gördüğüm bazı bu tür geometrik ahenkleri, belleğimden tazeleyip, suluboya olarak resmetmişliğim vardır. Bunu da ileride öyle yapacağım. Beyaz, mavi, beyaz. Bir semazenin ve/ya samahçının kollarının yükselterek yukarıda birleştirmesi gibi bir özdönüş idi. Bir tür doğaya ibadet idi. (Yeniden anımsatayım: Ateistim, panteist değilim.)

Gönül gözü gördü. Akıl gözü yazdı.

30 yıla varan İstanbul bulutları seyrimde, fotoğraflamayı kaçırdığıma ilk kez yandığım bir meta-manzara izledim.

(27 Kasım 2006)


ÇEKEMEDİĞİM BİR FOTOĞRAFIN ÖYKÜSÜ : 2

Kasım 2003’tü.

O zamanlar, dönmelerin sokağı Ülker Sokak’ta mukim idim.

O gün geç uyanmıştım. Taksim’e çıkmış, kahvaltı etmeye, Galatasaray’a doğru yürüyordum. Yolda bir gazete muhabirinin telsiz konuşmasını duydum, HSBC Bank havaya uçmuştu ama adı ve adresi doğru anlayamamıştım. Zaten herkes yanlış anlamıştı, çünkü yankı nedeniyle patlama merkezi karşı taraf sanılmıştı. (Hata olmadığını vurgulamak için, o günün ertesi günkü gazetelerinin internet baskılarına bakmanızı öneririm.)

Galatarasay Meydanı’nda durdum. Önce puaça mı yiyeyim, çorba mı içeyim, yoksa gazete mi alayım, diye düşündüm.

Karnımı doyurmayı seçseydim, yani üçte iki olasılıkla ölmüştüm. Gazete almayı seçtim. Sola döndüm.

3-5 saniyelik çekim planı: Bir kamyon taa aşağıdan kopup geldi. Tekerini silindir, kısa ama keskin kenarlı bariyerde patlattı. Biraz durup bekledi. (Bu bilerek yapılmış bir eylemmiş ki arada araba olmasın.) Ve sonra: Güüm. İngiliz Konsolosluğu’na tam gaz girilen bir kamikaze eylemiydi. Olay tarihe geçti.

Bombayı duyduğum an, sırtım o yöne dönüktü. Gayrıinsiyaki döndüm. 60 metrelik bir sarı bulutun mantar biçimiyle yükseldiğini gördüm (bombanın içindeki gübrenin içindeki fosfat nedeniyle öyleymiş). İçimden ‘haxtir, haxtir, haxtir’ geçti. Sessizce haykırdım.

Sonra zaman durdu. Gerçekten durdu. 1, 3, 5 saniye…

Sonra zaman ve devinim geri geldi.

Sonra çığlıklar, ağlamalar, haykırışlar içinde, o yönden insanlar sökün etti. Kanlar içindeydiler. Yerlerde sürünüyorlardı.

Çok yaşlı bir kadın bana yaklaştı. ‘Sağırım, duymuyorum, beni Tünel’deki tanıdığıma götürün, dedi. Ona yakın 2 kişiydik. Kağıt mendil çıkardım, kadının başındaki kanları sildim, öbürü (tuhaftır, cinsiyetini anımsamıyorum) kadının saçlarındaki camları ayıkladı, aldı onu götürdü. Ne oldu hala bilmem.

Saniyeler içinde, cep telefonuna sarıldım: Tıs. Genel telefona sarıldım: Tıs. Sessizlik, depderin bir sessizlik.

Çıkış olarak Tünel’e doğru yürümeye başladım. Polis bariyerleri kuruluyordu. Kimseyi içeri sokmadılar ama dışarı çıkmama izin verdiler (oysa, eylem yapmış, kaçıyor olabilirdim). Çevredeki tüm genel telefonları deneyerek, Tünel üzerinde Tarlabaşı Bulvarı’na çıktım. Avrupa Oteli’nin 3 santimlik camlarının tümü patlamanın ardından aşağı inmişti. Garsonlar ortalığı süpürüyordu. Çevredeki herkes blokeydi, panik yoktu, herkes durmuştu.

2 saatın sonunda tanıdıklarıma sağ olduğumu bildirebildim.

Tanıdığım 5 kişi orada öldü. Ben talihliydim, hala sağım.

Sonra eylemciler yakalandı. Onlara hiç kızmadım. Amaçları konsolostu ve o da ölmüştü. Bildiğim kadarıyla asılmayacaklar, müebbed alacaklar. En çok, isteyerek kamyonda ölene saygı duydum.

Gelelim işin fotoğraf bölümüne: Eğer, elimde 10.000 karem olsaydı, orada hepsini tüketirdim. Her kare bir tarih olurdu. Aynı tarihteki toplam 4 patlamanın, o günkü 2’sinde hedefler büyüktü, hasar da büyüktü, ölüler bulunamadı bile. Sinagoglarda çekilen fotoğraflar ise, hem fotoğrafçılık, hem de gazetecilik ahlakı açısından çok tartışıldı. Oldukça iç acıtıcıydılar.

Ben olsaydım, hepsini çekerdim ama saklardım. Taa ki ölene dek. Bugün toplama kampı fotoğrafları nasıl belge değerindeyse, bunlar da, gelecekte öyle olacak. Zaman herşeyi ve tüm acıları küllendirir.

Fotoğrafta belgesel anlayışa yakınım. Görevim bilgi kaydetmek. İşimi yaparım. Yürür giderim. Kimseye de zarar vermem. ‘Kabuktaki Hayalet’teki Batu öyle diyor: Ormandaki yaşlı fil gibi…

1999 deprem, 2000 askerlik, 2001 yurtdışına gitme çabası ve başarısızlık, 2002 işsizlik, 2003 terör: Ne deneyimdi ama…

(27 Kasım 2006)


ÇERKES KARADAĞ

Fotoğraflı / portreli 1 kitap:

Künye: Öteki Yüz, Doruk Yayınları, Kapak Tasarımı: Kemal Çiftçi, Fotoğraflar ve metinler: Çerkes Karadağ, Yayıma Hazırlayan: İjlal Kastal, Kapak fotoğrafı : Yılmaz Sönmez, Sayfa Düzeni: Vedat Türkmen, Fotoğraflı , 203 sayfa, İstanbul, Aralık 2003.

Portreler: Metin Altıok, Uğur Kaynar,Behçet Aysan, Nesimi Çimen, Asaf Koçak, Metin Yurdanur, Gültekin Emre, Lütfiye Aydın, Yaşar Miraç, Nuri Taner, Tolga Çandar, Kaya Özsezgin, Mürşide İçmeli, Ozan Sağdıç, Çetin Öner, Duran Karaca, İbrahim Demirel, Ahmet Telli, Mahmut Celayir, Mehmet Bayrak, Jale Aylanç, Necmettin Özlü, Selim Turan, Hasan Uysal, Cemil Eren, Hüsnü Züber, Ülkü Tamer, Gültekin Çizgen, Musa Eroğlu, Feza Gürsey, Tunç Tanışık, Şahin Yenişehirlioğlu, Ali Hüsrevoğlu, Ali Karaesmen, Mahmut Makal, Hamiye Çolakoğlu, Fikret Otyam, Naci Kutlay, İsmail Beşikçi, Ahmed Arif, Enver Gökçe.

Bir fotoğraf sanatçısının, fotoğraf sanatçılarını da içeren ama daha çok portrelerini fotoğrafladığı sanatçılarla ilgili izlenimlerini dile getirmesi ile oluşmuş bir kitap.

Orada dur.

Tamam, herkes benim gibi, geçene 1 şamar, geçmeyene 2 şamar atacak değil elbette ama be bilader bu ülkenin sanatçılarının binde biri, bu kitapta övüldükleri kadar olsa, epeyi fotoğraf oskarını, nobelini, Orhan Pamuğ’unu bilem alırdık valla.

Be bilader. Bir kere düşünmeden yazdığın, Enver Gökçe ile mahalli lig sanatçılarını biraraya getirmekle belli olmuş. Nasıl olur da, Gökçe’nin metnine fütürizm ile ilgili birşeyler yazmazsın?

Yok, ‘fotoğrafın derin anlamı’ymış. Önce yüzüne şamar olarak vurulan düz anlamları gör, sonra dibe dalmaya debelen.

Al oradan genelgeçer insanseverlik sosu, kat içine biraz sanatseverlik baharatı. Aha, güzel insan sofrası.

Şaka bir yana: İnsan tüketim nesnesi değildir, insan meta değildir, insan övülmez. Dövülür demiyorum. İnsan eleştirilir. Bir insanın güzelliği övüldükçe değil, yerildikçe artar. Orada Benjamin var, Arbus var, var oğlu var. Ara oğlu yok, çünkü adamın ‘raison d’etre’i yok. Hasbel kader morg bekçisi yerine, zanaatkar olmuş.

Bu ülkede elbette sanatçı var, erken ölen Sevgi Soysal ve Tezer Özlü var, hede hödö zanaatçısı değil. Bu ülkede elbette fotoğrafçı var, Lütfü Özkök var, onu yad ellere gönüllü sürgünlere kovmuşluğumuz, onun Türkiyeli bir fotoğrafçı olmasını azaltmamıştır, tersine arttırmıştır.

Açıkseçik olarak belirtiyorum: Bu bir savaştır, ortalama, sıradan, tekdüze, ruhsuz olana karşı, öncü olanın savaşıdır. Haa olabilir, sittin sene iktidarı kapmış, pastaları dilimlemiş ve lüpletmiş olabilirsiniz ama büyük sermaye yanlışlıkla marjinallere de artık kapı açtı. Onların ışığı sizlerin gölgesini boğmaya başladı.

Bırakın artık bu temennaları, kitap geçer, yazar geçmez acımasızlıklarını. İşte internet, 100 tane satmayan fotoğraf kitaplarının olduğu ülkede, birileri 10.000 kez okunmuş durumda. Yenildiğinizi anlayın, yoksa mezartaşınıza yazacak birşeyler ve birilerini bulamayacaksınız.

Dipnot: Öhö, neydi, Nihat Moruk mu?

(24 Kasım 2006)


ABBAS KİORASTAMİ SERGİSİ

(Taksim Aksanat Galerisi, Kasım 2006)

Öncelikle söyleyeyim: Taksim’e kolay erişebilen herkes, bu sergiyi görebilirse, çok şey kazanır.

Fotoğraflar siyahbeyaz ve doğa üzerine.

Yol temaları mükemmele yakın bir başarı yakalamış.

Ancak kar temaları, çok fazla teknik eksik içeriyor. Karın yansıması nedeniyle tonlama sıfıra kaymış, yani yalnızca tam beyaz görüntüye alınabilmiş.

Bu tipik bir Üçüncü Dünyalı durumudur: Sanatçı olarak ne ve nasılı, işini yapmadan önce açıkseçik olarak tanımlayamama ki bu aslında varoluşunu tanımlayamama durumundadır. Sonuçta kişi, bir şeyler yapmaya debelenir ama dibe dalamayan koca popolu yüzücüler gibi, bir tarafı daima açıkta ve sakil kalır.

Burada durum dar olarak, konunun doğa seçilmesine karşın, karın becerinin dışında kalması. Bir de hayvanlar doğanın silik bir parçası gibi. Oysa, örneğin kargalar başlı başına zor bir konudur, çünkü konunun nesi olan, göç edecekmiş de vazgeçmiş gibi bir izlenim veren tuhaf uçma biçimleri, fotoğraf kadrajlamaya kolay kolay girmez. Bu şöyle becerilebilir belki: Karga sürüleri, günbatımı yaklaşırken uzak mesafeden birkaç gövde ve mercekle alan taramasına alınır. Gözle saptanan enstantanelerde hepsinin birden deklanşörüne basılır. Elde edilen n kareden herhangi birinde, kadraj içi seçilip, yeniden büyütülecek bir kadraj uygun sonucu verebilir, 100 kere deneyip vermeyebilir de.

Sergi salonunda ayrıca 2 video ekranı var. Kiorastami ile yapılan söyleşiler gösteriliyor. Ancak dil Farsça ve altyazı İngilizce.

Bugüne dek hiç Kiorastami filmi seyretmedim. Genelde Üçüncü Dünyalı yönetmenleri seyretmek bana epeyi eziyet oluyor. Buna bizim Akın ve Ceylan da dahil. Kalp krizi geçirebilecek denli, üzerime hafakanlar basıyor.

O nedenle, bu sergiye yalnızca bir fotoğraf sergisi olarak gittim. Fotoğraftan sinemaya geçen Ceylan’ın filmlerinde pitoresklik uğruna, sinemanın olanaklarını heba etmesinin tersine, Kiorastami’nin fotoğrafları fotoğraf, filmleri de film. Bunu videolardaki film parçalarından anlıyoruz.

Serginin bulut, yamaç ve yol içeren kadrajları, ‘aha, fotoğraf işte bu’ dedirtiyor. Üstelik, onları ben çeksem ve/ya çektiğimde tümden farklı çekeceğim ve/ya çektiğim halde. Bunun temel nedeni, karelerdeki özgün geometrik ahenk.

Böyle bir sergi çok güzel bir olanak: Gidiyorsun ve seninkinden bambaşka bir sanatçı evrenini, gayet açıkseçik anlatılmış olarak seyrediyorsun.

Dipnot: Serginin küratörleri bir sürü gereksiz hede hödö yazıktırmış. Dilerseniz, onları pas geçin.

(19 Kasım 2006)




NİHAT GENÇ ve BEN

Bir ihtiyar, ihtiyar bir zaman önce, beni ‘fotoğrafın Nihat Genç’i olmakla nitelemişti.

Haşa.

Neden?

Öncelikle, bildiğim kadarıyla, NC’ten daha zeki ve daha bilgiliyim. Bunu değerlendirmeyi, eğer bu metin kendisine ulaşırsa, kendisine bırakıyorum. Ancak, kendisinin ne 9.000 kitap okuduğunu, ne de yüz binde bir zeka ölçeği (200 küsur IQ) sınavını aştığını sanmıyorum.

Yine neden?

Kendisi benden çok daha cesur, pardon gözükara… Ayrıca, dili beni aşar. Ben de küfürbazım ama kendisi benden çok daha iyi küfürbazdır.

Yine de, tüm nedenler bunlar değil:

Öncelikle ben, her sanat dalında yazarım. Yalnızca eleştirmen değilim. Yalnızca kültürolog değilim. Yalnızca gelecekbilimci değilim. Ötesiyim.

Bunun adı ne?

Henüz gülün adı konmadı.

Devam:

NC dolaylı bağlanır, yani varoluşçu olur fiilen. Bense, negatif egzistansiyalistimdir, yani herhangi bir sınıfa, statüye, role bağlanmam.

Kendisi vatanını ve halkını sever, en azından öyle sanır. Bense, vatanımı ve halkımı hiç mi hiç sevmem.

O nedenle:

Bırakalım beynimizin dar kalıplarını. Beni herhangi bir kalıba sokmayın. Varsayalım: Benim adım özgür fotoğraf.

Sonuç:

Nihat Genç sağlar, ben ağlarım.

(Kasım 2006)


PORTRECİ

Bu yılki 9. 1001 Belgesel Film Festivali’nden bir film künyesi:

Yönetmen: Irek Dobrowolski, görüntü yönetmeni: Jacek Taszakowski, müzik: Agata Steczkowska, kurgu: Irek Dobrowolski. 2005, 52’, Lehçe.

Seyretmediğim bir film hakkında yazacağım. Fena mı, beni tefe korsunuz.

Adamın biri Yahudi imiş. Toplama kampına konmuş. Tüm yapılanları ona zorla fotoğraflatmışlar. Toplama kampından sağ kurtulmuş. Bir daha da fotoğraf çekmemiş.

Başka ne yapabilirdi?

Bizimkilerin yaptıklarına bakalım:

Adnan Menderes’in asılmasını fotoğraflarlar, gider Çiçek Pasajı’nda içip ağlarlar. (Hani, Aziz Nesin’in dediği gibi: Bizde adamı asarlar, sonra da darağacının dibine oturup ağlarlar.) Deniz Gezmiş’in asılmasını fotoğraflarlar, yine gider Çiçek Pasajı’nda içip ağlarlar.

Bu bir seçim olabilir miydi?

Üstadlar ne diyor ona bakalım:

Zamanında Kierkegaard, ‘etik olan mı, estetik olan mı?’ diye bir soru sormuş. Kafka da ‘seçim yoktur’ diye yanıtlamış. Yani; acı verici, itici, doğru, iyi olanla; haz verici, çekici, yanlış, kötü olan bağdaşmaz. Kafka daha da ileri gitmiş ve ‘ölümle yaşam arasında bir seçim yoktur’ da demiş. Mübarek Türkiye’de yaşamış sanki.

Mağdur arkadaşa önerimiz ne olabilirdi?

Kurtulur kurtulmaz hemmencecik, 1946’da yine bir Musevi’nin havaya uçurduğu oteli ve içinde epeyi Musevi’nin de öldüğü ve Terör Çağı’nı 1946’da başlatan olayı kesinkes şipşak fotoğraflayabilirdi.

Yetmezdi, o günden bugüne, kendisi, çocuğu ve torunu İsrail’in yediği herzeleri fotoğraflayabilirdi.

Hatta gelip, bizimkilerin ağlayarak fotoğrafladıklarını ağlamadan fotoğraflayabilirdi.

Açmazdaki birine, yaşamda ne çok alternatif sundum, değil mi? Bana sunmadılar ve yalnızca öldürdüler. O nedenle, ‘İstanbul Aceze’ fotoğraf dizisi ortaya çıktı, benim gibi ölenlerin fotobiyografisini dizdim.

(13 Ekim 2006)


BİR FOTOĞRAF KATALOĞU

Elimizde bir fotoğraf kataloğu var.

Boyutları: 11 x 15 x 3,2 santimetre. 447 fotoğraftan oluşuyor. Sayfalarda numara yok.

Kuratörü Karin Sander olarak belirtilmiş. Fotoğrafçılarsa, Umut Kebabçı, Bora Özkuş ve Arzu Yayıntaş. Ancak hangi fotoğrafı kimin çektiği belirtilmemiş. Fotoğrafların aynı günde çekilmediği gökyüzünün çok değişik bulutlu oluşundan belli.

Yılı 2005. Mekanı Tünel-Karaköy civarı. ‘Yaya Sergisi 2’ kapsamında hazırlanmış.

Ana başlıklar şöyle: Hava fotoğrafları, günlük yaşam, ayrıntılar, Galata Köprüsü, Haliç, Karaköy Meydanı, Perşembe Pazarı, rıhtımlar, yol levhaları, trafik akışı, trafo / gazeteci / atm, Tünel, alt geçitler, Bankalar Caddesi, karışık fotoğraflar, Kurşunlu Han, otopark, Narmanlı Han. Başlıklar İngilizce’de (son 3’ü hariç) alfabetik olarak dizilmiş.

Bunlar formata / biçime ilişkin bilgiler.

Gelelim içeriğe:

Fotoğraflar gerçeğe çok yakın. Yinelemeler belli bir fire yaratıyor. Ancak tam bir portfolyo sözkonusu. Hani neredeyse mimari / kültürolojik bir anatomik kesitleme sözkonusu. İstanbul 2005’in görsel momentleri, insan etkeni de dahil olmak üzere apaçık sergilenmiş.

Etkileyici olan bu. Ortalıkta milyonlarca İstanbul fotoğrafı dolanır ama hiçbiri gerçek İstanbul’u göstermez. Ya oryantalisttir, ya turistiktir, ya egzotiktir, ya egzantriktir, ya grotesktir. Oysa bu fotoğraflar dümdüz.

Katalogdan sayfa sırasıyla örneklemeler:

Bankta 2 gençkız, çiğ köfteci, İşçi Partisi mitingi (enstantaneler), çift sayfalık bulutlu gökyüzü, Haliç kıyısı.

Fotoğraflar 2x2 kilometrelik bir alanda çekilmiş. İstanbul büyükşehir bölgesi 50x20 kilometrelik 2 parçadan oluşur. Demek ki 500 civarında böylesi kataloglarla İstanbul’un tam bir görsel haritası çıkarılabilir. Alın size ‘Yaya Sergileri 3’ projesi. Maliyeti de adam başı bir gün işçilik olurdu.

Dipnot: Ne yazık ki katalogla ilgili bilgi internette yok. Muhtemelen satış sirkülasyonuna sokulmadı. Zaten üzerinde fiyat etiketi de yok. Demek ki iz bırakmadan kaybolup gidecek. İsmen iz olup da, cismen izsiz olanlar da ortalığı dolduracak.

(28 Haziran 2006)


FOTOĞRAFTA DİSİPLİNLERARASILIK

Fotoğraf, bir anlatı aracı olarak asal duyu-dillerden yalnızca görsel olanı kullansa da, aslında disiplinlerarası bir sanatsal disiplindir.

Herşeyden önce bilim ve teknoloji içerir. Sinema ile birlikte en ağırlıklı olarak teknolojiye yaslanan sanat dalıdır. Teknoloji ise kendiliğinden çokdisiplinlidir. Bir araba yapımı için, (aerodinamik için) fizik, (benzin yanma düzeninde) kimya, (ergonomi için) biyoloji birarada kullanılır.

Bugünün fotoğrafçıları; ne cam negatifi bilirler, ne de ‘stereotype’ı; yalnızca dijital teknolojiyi bilirler, çok yakında yaşamında selüloit filmi hiç kullanmamış bir fotoğrafçı kuşağı oluşacak. Makineli tüfek çağında, ok (özellikle de tatar yayı) hala bir tüfekten, daha sessiz, daha uzun menzilli ve daha isabetli atış yapabilir durumda ve dolayısıyla gece atışında makineli tüfekten daha işlevsel ise (ki buna apartman çocukları inanmayacaktır), fotoğrafın tarihçesindeki temel kilometre taşlarını da bilmeden ve onları en yeniler denli isabetli kullanabilmeden fotoğrafçı olunmaz.

Devamında:

Nasıl ki sinema ‘stop-motion’ tekniğiyle, aslında fotoğraf sergiliyorsa (ve yine aslında kendisi yalnızca fotoğraf ise), fotoğraf da (özellikle 1970’lerde moda olan spor konusunda) tek kareye birden çok pozu üstüste bindirme ile sinemanın alanından yararlanır ve bu apaçık bir biçimde disiplinlerarasılıktır.

Epeyi süredir müzikli fotokartlar var, çok yakında eminim kokulu ve tatlı fotoğraflar da yapılacaktır, kimbilir belki yapılmıştır bile. Böylelikle fotoğraf, diğer duyu-dillerin anlatı alanlarına da girebilmiştir ve girebilecektir. Bu da çokdilliktir, böylelikle çokdisiplinliliktir.

Liste uzar gider.

Gelelim neden uzmanlık veya tek duyu-dil değil de, çoğulluk? Kuşkusuz yeni anlatım biçimleri ve içerikleri yaratabilmek için. Bu bir amaç değil, araçtır. Dikkat edilirse, milyonlarca birbirinin aynısı fotoğraf, milyonlarca kişi tarafından sürekli çekilmektedir. Standartlaşma ve normlaşma bir sanat dalını er geç boğar. Bu yağlıboya resmin de başına gelmiştir, şiirin de.

Tüm bu nedenlerle, yeni ve genç kuşakların fotoğrafın disiplinlerarasılığından ve çokdisiplinliliğinden yararlanması uygun olur. Morukların hali malumunuz: Benim ihtiyarım bina okur, 60 yıl döner gene okur. Mezartaşına da şöyle yazılır: Hiçbirşeyden çekmedi, gerikafalılığından çektiği kadar.

(21 Nisan 2006)


PERİHAN SARIÖZ İÇİN

Önnot: Bu yazı, Sarıöz’ün özyaşamöyküsü niteliğindeki ‘İstanbul-Paris-İstanbul’ kitabına dayandırılmış durumda.

Perihan Sarıöz fotoğraf alanında Ara Güler’in birçok alanda karşısavı durumunda:

Öncelikle Sarıöz Güler’in eski karısı. Güler 46, Sarıöz 23 yaşındayken evlenmişler.

Herkes öyle sansa da, Sarıöz Güler’le evlenmeden, hatta tanışmadan önce fotoğrafa başlamış.

Evlendikten sonra Güler, fotoğraf makinelerini asla Sarıöz’e vermemiş.

Her ikisi de, Paris’te bir Türk’ün, Gökşin Sipahoğlu’nun kurduğu, SİPA fotoğraf ajansında çalışmış. Ancak Sarıöz işin teknik yönünde çalışırken, Güler çekme yönünde çalışmış. Sarıöz, Güler’in aracılığıyla, boşandıktan sonra ajansta çalışmaya başlamış.

Karşılaştır ve karşıtlaştır:

Her ikisi de, her konuda bilgi eksiği.

Her ikisi de fotoğraftan, sanattan hiçbirşey anlamıyor.

Her ikisi de, aşırı alaturka ama kendini alafranga sanıyor.

Her ikisi de şanslı ama kendini şanssız sanıyor. Ya da her ikisi de elde ettiklerini kolay elde etmiş.

Sarıöz sonradan işi icabı, fotoğrafın tekniğine Güler’den daha çok ter döküyor. Güler, bugün kendi de usta sayılan Coşkun Aral gibilerini asistan olarak yoruyor.

Sarıöz bir çoğunluk, Güler bir azınlık mensubu.

Sarıöz alt, Güler üst sınıf mensubu ya da her ikisi de öyle sanıyor.

Sonuç: Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş ama beğenmemiş, yani tencere de, kapak da… Bu ikilikten Türkiye ve dünya fotoğrafı hiçbirşey kazanmamış, mum dibine ışık vermemiş.

Sonuç: Her ikisinden de, fotoğraf için ancak değilleme yoluyla birşeyler öğrenebiliriz.

Elde yok, fotoğraf bir şeysi…

(3 Mart 2006)


PROKUDİN-GORSKİİ İÇİN

Bu adam bir fotoğrafçı. Bu adam bir sanatçı. Bu adam nadir raslanan bir vaka.

Gerekli bilgileri internette İngilizce ve Türkçe olarak bulabilirsiniz. Fotoğrafları zaten ‘fotografim com’da var.

Bu adam bir öncü. Bir değil, çok alanda öncü.

Bilimde öncü:

Daha renkli fotoğrafın hayalinin kurulmadığı bir zamanda, renkli film olmaksızın renkli fotoğraf yaratmış. 3 ayrı renk filtre kullanmış. 3 ayrı fotoğrafı aynı perdeye üstüste ışıklamış. Olmuş sana renkli fotoğraf. Bir de gösteri yapıp, geride tanık insanlar bırakmış. Diyemezsiniz ki ‘yok öyle bir şey’.

Felsefede öncü:

Soruyu başkalarının sormadığı bir biçimde sormuş ve yanıtlamış: İmkansız nasıl mümkün kılınır? Bakış açını değiştirirsin.

Sanatta öncü:



Biçimde ve içerikte öncü. Bu denli gerçek(çi) halk manzaraları bu denli üslupçulukla verilebilir mi? Verilebilirmiş, hem de 100 yıl önce. Dünyanın hala en büyük imparatorluğunun 10’larca halkını kayda geçirmiş (üstelik birileri hala o fotoğraflardakiler gibi yaşıyor). Bu konuda hala birileri onun yanına yaklaşamadı bile.

Önünde kalemimi saygıyla, hatta huşuyla başaşağı ediyorum, kılıcımı edermişçesine.

Dipnot 1: Tüm öncüler gibi onun da canını yakmışlar. Rus Devrimi’nden sonra pılısını pırtısını toplayıp göçmüş ama tüm cam negatifleriyle birlikte. 70 yıl sonra birileri o görüntüleri dijitalleştirmişler, onlar artık ölümsüz, yaratıcısı gibi. Elde var 1 fotoğraf dahisi.

Dipnot 2. Ağustos 2007’de renkli film ve renkli fotoğraf kaığıd olmaksızın, renkli film yaratmayı ondan önce 2 kişinin yaptığını öğrendim. Biri onun kullandığı yöntemi kullanmış, diğeri yalnızca beyaz ve kırmızıdan oluşan 2 filtreli cam negatif kullanmış.

(1 Mart 2006)


OTHMAR SERGİSİ İÇİN

Fruterman’dan daha zayıf bir tekniği var.

İstanbul’u hep klasik açılardan çekmiş.

Çekilmeyen birçok semt / ilçe var.

Aynı şey Anadolu için de geçerli.

Propaganda fotoğrafları kuvvetli.

Fotoğrafların maddi değeri çok yüksek, çünkü özgün ve muhtemelen tek nüsha kopyalar bunlar.

Tarih ve kültüroloji açısından ise, neredeyse, boş küme değerdeler.

Ancak: Fruterman, Othmar ve 1970’lerin ilk renkli Türkiye kartpostalları, 80 yılda, imparatorluktan cumhuriyete geçen bir ülkenin görsel arşivini kesinkes çok iyi oluşturuyor. 1890, 1930, 1970’in üzerine, hemen hemen gelmekte olan 2010 adımı gelecek için, Türkiye’nin neden bilgi ve uzay çağına geçemediğinin çok uygun bir göstergesi olacak. 2010’lar hem renkli, hem de siyahbeyaz olacak. Bunun da anlamı, 2050 veya 2090’da ortaya çıkacak. 2050 kesin değil ama 2090’lardakilerin holografik olacağı kesin.

Bilmeden kızının fotoğraflarını satmışım.

Satmış olduğum fotoğrafları benim için hala madden değersiz. Onları, serginin yer aldığı müzede, onbinlerce dolar eden, aynı ebattaki ve aynı döneme ait yağlıboya tablolarla birlikte gördüm.

(12 Şubat 2006)


NATÜRMORT FOTOĞRAF

Natürmort Fransızca’da ‘ölüdoğa’ demek. Resimde bir türü imliyor. Aslında pek ölü değil. Tabaktaki meyveler biçiminde özetlenebilecek bir konu. Meyveler ise, tohum dolu oldukları için, ölüm değil, yaşam dolu ve sağdoğa sayılabilirler.

Fotoğraf resimden az tür geleneği devralmış. Manzara onlardan biri ama ölüdoğa değil.

Oysa, Sam Taylor-Wood adlı sanatçı bir çalışma yapmış. Bir tabak meyve var. Bu meyvelerin çürümesi, 2 hafta (= 14 gün) alırken, görüntüler 2-3 dakika gibi kısa bir süreye sığdırılmış. Çekim pek film sayılmaz, çünkü gözün algı eşiği olan onda birlik saniyelerden daha uzun atlamalar var. Toplam süre 140 saniye civarında. Yani, saniye için 5 kare fotoğraf dersek, 14 gün için 700 kare, 1 gün için 50 kare fotoğraf çekilmiş. Bu da kabaca yarım saatta bir kare demek.

1970’li yıllarda bir çiçeğin tomurcuklanması gibi günler sürebilen olaylar, yine fotoğrafların film yapılması ile gösterilirdi.

Ancak bu çalışma onlardan farklı. Bir ölüdoğanın ölmesini fotoğraflamış. Burada epeyi karşıtlık var: Aslında çürümeyi yaratan mikroorganizmalar canlı. Ölünün ölümü gibi ikili bir negatiflik var.

Burada da bitmiyor. Bitkisel bu çalışmanın bir de hayvansal çeşitlemesi var. Bir tavşan kesilip, karnı yarılıp ortalığa bırakılmış. Yine, kabaca aynı süreyi kapsayan uzunlukta bir çalışma. Böcekler, tavşanın etini kemiklerinden ve tüylerinden ayırıp yiyorlar.

Şimdi bu ikili, natürmort fotoğraf için, alternatif bir bakış açısı sunuyor bizlere. Üstelik anafikri çok basit, hani evde yapılabilen kimya deneyleri türünden bir şey. Bu fotoğrafları mutfağınızda da çekebilirsiniz.

Dolayısıyla çalışmalara bakınca görüyoruz ki, ölüdoğa fotoğrafta mümkün, hem de oldukça yaratıcı bir biçimde mümkün. Yoksa, tabaktaki şeftaliler fotoğrafı veya resmi kimseye bir şey ifade etmeyebilir.

Bunun başka bir alternatifi de, ölü bir insanı mezarda fotoğraflamak olabilirdi ama deontoloji (tıp ahlakı) buna pek izin vermezdi sanırım.

Onun yerine şöyle bir şey önerilebilir:

Çürüyen bitkinin veya hayvanın herhangi bir bölgesinin, mikroskopla fotoğrafı alınırdı ki mikroorganizmaların ölüyü yiyerek çoğalması da gösterilebilsin. Ayrıca, şeftalinin yer aldığı masanın yer aldığı evin yer aldığı coğrafi bölgenin, diyelim havadan eş(zam)anlı fotoğrafları eşlenik olarak konulabilirdi.

Buradaki anafikir de çok basit:

1980’lerde TRT televizyonunda gösterilen, BBC yapımı, tarih ve evrim dizileri aynı sonla bitiyordu: Dünya üzerinde insanların kalabalıkça bulunduğu bir yerin fotoğrafı giderek küçülüyordu (ama kesik kesik olarak), sonra ülke, sonra kıta, sonra Dünya gezegeni gösterilir ve anlaşılır oluyordu. Sonra da yıldızlar görüntüye giriyordu.

Demek ki neymiş?

En basit bakış açısında imkansız görünen bir şey bile, aynı bakış açısında yapılacak ufak bükülmelerle, yepyeni olanaklara kapı açan bir yola dönüştürülebilir. Sanatı bunun için eyliyoruz zaten: Kurtkapanına çevrilmiş yaşamlarımızın duvarlarını yaratı yoluyla aşmak için.

(12 Şubat 2006)


 ‘FOTOGRAFİM COM’da YAYINLANMIŞ METİNLERİM

Birinci Yıl

1.        Fotoğraf-Resim İlintileri
2.        Fotoğraf ve Burjuvazi
3.        Alaturka Fotoğraf Emperyalizmi
4.        Soyut Fotoğraf
5.        Evlilik Fotoğrafları
6.        Foto Muhabirinin İdeolojisi
7.        Fotoğraf ve 5 Duyu-Dil
8.        Fotoğraf ve Şeyselleşme
9.        Hümanizm x Meta - Hümanizm
10.     Gerçeğe Yakın Fotoğraf Çekmek Onu Sanat Olmaktan Uzaklaştırır (mı?)
11.     Eleştiri ve Fotoğraf
12.     Fotoğraf ve 12 Eylül
13.     Foto Ara Bulama + Ara Güler İçin (sonradan silindi)
14.     Avant-Garde Fotoğraf
15.     İmajbank Gençliği
16.     Bu Bir İmge Değildir
17.    
18.     Seksi Fotoğraflamak
19.     Türk Pulitzer'li
20.     Fotoğraf ve Popüler Kültür
21.     Yaşamı Fotoğraflayamamak
22.     Fotoğrafta ‘Gender Cult’
23.     Fotoğraflar Ne İşe Yarar?
24.     Fotoğrafın Siyasalllığı
25.     Fotoğraf ve Gerçeklik
26.     Foto ‘Snuff’
27.     Düşümdeki 10 Fotoğraf
28.     Fotoğraf Çekiminde 10 Platin Kural
29.     Oto/Portre
30.     Fotoğrafta Niçin, Ne ve Nasıl : Nesnel-Öznel Melezi Bir Deneme

(İlk metin en son yayınlanan metindir, sıra terstir.)

(9 Şubat 2005-2006 = 1 yıl = 366 gün = 30 (+1) parça, toplam > 30.000 okunma, en çok okunan > 2.500 okunma)


2. Yıl

1.        Düşünce Fotoğrafı Nasıl Bir Şey Olabilir?
2.        Diane Arbus İçin
3.        Prokudin-Gorskii İçin
4.        Fotoğraf Metni Okuru



FOTOĞRAF ELEŞTİRİSİ OKURU

35 yıldır yazarım. 25 yıldır metinlerim yayınlanır. Metinlerimin ağırlıklı bölümünü eleştiri ve deneme oluşturur. Diğer edebiyat türlerinden olan roman, öykü, şiir yazmam; günce ve mektup yazarım.

Eleştiri ve deneme metinlerim, konu olarak sanatın tüm dallarına yayılmıştır. Keza zaman ve mekan olarak da yayılmıştır. Dolayısıyla, tüm bu metinleri yazabilmek için, epeyi okuma yapmış olmam gerekiyor. Kısacası, hemi okurum, hemi yazarım. Görevimi bilirim. Vazifemi gönüllü üstlenmişimdir. Benim için doğal bir tavırdır.

Yıllarca seyyar kitapçılık ve dergilerde düzelti yaptım, binlerce eser okudum; eski mesleklerim, insanların özel mektuplarına ulaşmamı ve bir koleksiyona sahip olmama neden oldu. Sıradan insanların satırlarını bilirim, profesörlerin satırlarını da bilirim.

Son 20 yıldır internet var. Türkiye’de son 10 yıldır yaygın. Türkiyeli kullanıcının başlangıç yaygın kullanım alanı e gruplar oldu. Sonra araya ‘ekşi sözlük’ girdi. Sonra gazetelerin interaktif köşeleri, ‘oku ve yorum yaz’ moda oldu. Çok satan gazetelerin ana sayfa haberlerine gelen yorumları izlemenizi muhakkak öneririm. İnsan, toplumsal değişimler konusunda, gün be gün çok şey öğreniyor.

Tüm bunlar bana, her eğitim, her altkültür, her yaş ve her kesimden insanın dile, yaşama, düşünceye karşı yaklaşımlarını çok iyi gösterdi. Böylelikle, toplumsal paletin her rengini, sağını solunu, köylüsünü kentlisini görüyorum. Fotoğraf metni okurunu da görüyorum.

Fotoğrafla ilgili metinlerim internette 4 yıldır yayınlanıyor. En çok okunan 2 fotoğraf metnim cinsellikle ilgili. En çok okunan yazılar da cinsellikle ilgili.

Birinci nokta bu: Yurdumun insanı internette cinselliğe çok düşkün. Hoş, her alanda öyle, ayrı konu.

İkinci nokta, yazılanı okumuyorlar, kafalarındakini okuyorlar. Bu, konuşulanı dinlerken de böyle. Yazdığım birçok metindeki sözcükleri ilk kez duyduğuna emin olduğum insanlar bana laf yetiştiriyor. Arkadaşım, bir sus, bir dinle, bir düşün, bir tart; ondan sonra yaz yazacağını.

Üçüncüsü, yeni bir şeyler öğrenmek peşinde değiller. Yaşlılar çok yorgun, gençler hevessiz, motivasyonsuz ve konsantrasyonsuz. 8 yıl temel eğitime bir türlü geçemedik. Oysa, batıda 12 yıl oldu bile. Ondan sonra da, gelsin ‘biz adam olmayız’ teranesi.

Dördüncüsü, yazı ülkemizde aşağılanıyor. Fotoğraf yazısı daha çok aşağılanıyor. Fotoğrafın kendini anlatacağı önesürülüyor. Fotoğraf metni okumak denli, fotoğrafı görsel okumak da, üzerine ciltlerce kitap yazılmış bir konu. Bunların tamamına yakını Türkçe’ye çevrilmedi. Yine de cehalet öne çıkarılıp, bilgiye sırt dönülüyor.

Beşincisi, sevgi ve güzellik, fotoğrafta hastalık (psikopatoloji) derecesinde övülüyor. Faşizmin ve engizisyonun ağırlık taşıdığı bir kültürümüz var. Kültürel yaşamımız bir çöl. Bu koşullarda güzel yaşayamaz, sevgi yeşeremez. Yaşarsa ve yeşerirse de, marazi olur. Bunu söyleyince de, nefret topluyorsunuz.

Altıncısı, yalnız ben değil, profesyonel yazarlar ve dergiler de okunmuyor. Birçok fotoğraf eleştirmeni, okunmamaktan dolayı muzdaripliklerini açık açık belirtiyor.

Yedincisi, sürprizler var ve yaşamın cehennemliğine tahammül sağlayan biricik durum o. Burada ad vermiyoruz.

Yaşgünüm yılın ortasında olduğu için, yılbaşlarında ve yaşgünlerimde altı ayda birlik yaşamcıl dökümler yaparım. Bu metin de, yılın başı hesabı, fotoğraf metinleri yazma seyrimde bir nirengi noktası olacak.

Ey sevgili okurum: Dedenin dedesi de hırçındı. Okumak ve anlamak için naz yapardı. Bak, artık yepyeni bir geleceğe doğru yol almaktayız. Gel inat etme, bilgi ve düşünce, güzellik ve sevgiden daha işlevseldir. Bak senin çektiğin binlerce kareyi, geceyarılarına dek izliyorum. Gel sen de, üç beş satır bilgi çağlayan gönülden nasiplen. Gül biziz, bahçe bizdedir, diken de öyle tabii ki.

(1 Şubat 2006 + 9 Ocak 2009)


FOTOĞRAF METNİ OKURU

32 yıldır yazarım. 22 yıldır metinlerim yayınlanır. Metinlerimin ağırlıklı bölümünü eleştiri ve deneme oluşturur. Diğer edebiyat türlerinden olan roman, öykü, şiir yazmam. Günce ve mektup yazarım.

Eleştiri ve deneme metinlerim, konu olarak sanatın tüm dallarına yayılmıştır. Keza zaman ve mekan olarak da yayılmıştır. Dolayısıyla, tüm bu metinleri yazabilmek için, epeyi okuma yapmış olmam gerekiyor. Kısacası, hemi okurum, hemi yazarım. Görevimi bilirim. Vazifemi gönüllü üstlenmişimdir. Benim için doğal bir tavırdır.

İnsanların yazıya karşı tavırları ise bir acaip.

Yıllarca seyyar kitapçılık ve dergilerde düzelti yaptım. Eski mesleklerim, insanların özel mektuplarına ulaşmamı ve bir koleksiyona sahip olmama neden oldu. Sıradan insanların satırlarını bilirim. Profesörlerin satırlarını da bilirim.

Son 10 yıldır internet var. Türkiye’de 5 yıldır yaygın. Türkiyeli kullanıcının başlangıç alanı e gruplar oldu. Araya ‘ekşi sözlük’ girdi. Şimdi de gazetelerin interaktif köşeleri, ‘oku ve yorum yaz’ moda. Halkımız güncel konularda döktürüyor. Çok satan gazetelerin ana sayfa haberlerine gelen yorumları izlemenizi muhakkak öneririm. İnsan, toplumsal değişimler konusunda gün be gün çok şey öğreniyor.

Tüm bunlar bana, her eğitim, her yaş ve her kesimden insanın dile, yaşama, düşünceye karşı yaklaşımlarını çok iyi gösterdi. Böylelikle, toplumsal paletin her rengini, sağını solunu, köylüsünü kentlisini görüyorum. Fotoğraf metni okurunu da görüyorum.

‘Fotografim com’da fotoğrafla ilgili metinlerim 1 yıldır yayınlanıyor. En çok okunan iki metnim cinsellikle ilgili. Sitede en çok okunan yazı da cinsellikle ilgili. Birinci nokta bu: Yurdumun insanı yazıda, sapıklık derecesinde cinselliğe düşkün. Hoş, her alanda öyle, ayrı konu.

İkinci nokta, yazılanı okumuyorlar, kafalarındakini okuyorlar. Bu, konuşulanı dinlerken de böyle. Yazdığım birçok metindeki sözcükleri ilk kez duyduğuna emin olduğum insanlar bana laf yetiştiriyor. Arkadaşım, bir sus, bir dinle, bir düşün, bir tart. Ondan sonra tıktıkla.

Üçüncüsü, yeni bir şeyler öğrenmek peşinde değiller. Yaşlılar çok yorgun, gençler hevessiz, motivasyonsuz, konsantrasyonsuz. 8 yıl temel eğitime bir türlü geçemedik. Oysa, batıda 12 yıl oldu bile. Ondan sonra da, gelsin ‘biz adam olmayız’ teranesi.

Dördüncüsü, yazı ülkemizde aşağılanıyor. Fotoğraf yazısı daha çok aşağılanıyor. Fotoğrafın kendini anlatacağı önesürülüyor. Fotoğraf metni okumak denli, fotoğrafı görsel okumak da, üzerine ciltlerce kitap yazılmış bir konu. Bunların tamamına yakını Türkçe’ye çevrilmedi. Yine de cehalet öne çıkarılıp, bilgiye sırt dönülüyor.

Beşincisi, sevgi ve güzellik, fotoğrafta hastalık (psikopatoloji) derecesinde övülüyor. Faşizmin ve engizisyonun ağırlıkta olduğu bir kültürümüz var. Kültürel yaşamımız bir çöl. Bu koşullarda güzel yaşayamaz, sevgi yeşeremez. Bunu söyleyince de, nefret topluyorsunuz.

Altıncısı, yalnız ben değil, profesyonel yazarlar ve dergiler de okunmuyor. Melih Akoğul ve ‘Geniş Açı’, okunmamaktan dolayı muzdaripliklerini açık açık belirtiyor.

Yedincisi, sürprizler var ve yaşamın cehennemliğine tahammül sağlayan biricik durum o. Sitedeki yazılarımdan dolayı, sanat eğitimi alan bir lisansüstü öğrencisi bana ulaştı. Bir makale hazırlamasına yardımcı oldum ve sonuç da gayet makul oldu. Tüm güzellikler gibi, bu da pisletilmesin diye, kuşkusuz kaynağını gizli tutacağım.

Yaşgünüm yılın ortasında olduğu için, yılbaşlarında ve yaşgünlerimde altı ayda birlik yaşamcıl dökümler yaparım. Bu metin de, yılın başı hesabı, fotoğraf metinleri yazma seyrimde bir nirengi noktası olacak.

Ey sevgili kari’cim (‘karı’ değil, ‘okur’ anlamında). Dedenin dedesi de hırçındı. Okumak ve anlamak için naz yapardı. Bak, artık yepyeni bir geleceğe doğru yol almaktayız. Gel inat etme, bilgi ve düşünce, güzellik ve sevgiden daha işlevseldir. Bak senin çektiğin binlerce kareyi, geceyarılarına dek izliyorum. Gel sen de, üç beş satır çağlayan gönülden nasiplen. Gül biziz, bahçe bizdedir.

(1 Şubat 2006)


KOLAJ FOTOĞRAF

Fransızca’da ‘yapıştırmak’ eyleminden türetilen kolaj, yeni bir bütün yaratmak için değişik öğelerin biraraya getirilmesi, olarak tanımlanıyor.

Kolaj resim 20. Yüzyıl’da icat edilmiş bir şey. 1880’lerde başlayan öncü sanat akımları silsilesinde kolaj resimciler de kendilerine yer buldular.

Tavırları, yalnızca alıntılardan oluşan bir kitap yazmak düşünde olan Benjamin izleğine uyar. Alıntılardan oluşan resimler yaparlar.

Bir bakıma, ‘bu daha önce yapıldı’ olarak da algılanabilir. Tuhaf olan, kolajcılığın, gerçekten yinelemelerden oluşan 2. Dünya Savaşı sonrası ABD resminde değil, öncü sanat akımları arasında çıkması.

Kolaj fotoğraf da var ama yeri ne yazık ki ortaokul elişi dersleri arasında kabul ediliyor.

Kolaj fotoğrafta şu işe çok yarar: Çok büyük kompozisyonlar tasarlıyorsanız, bunu bir stüdyoda biraraya getirip çekmek yerine, birçok karede çekip, istediğiniz biçimde yeniden düzenleyebilirsiniz. Bu işlem, fotoğrafın resimden yaratıcılık eksikliğini telafi edebilir.

Kolajın fotomontajdan farkı, orada yanılsama yaratma eğilimi ve/ya amacı olmasıdır.

Kolaj panoramik veya geniş açıyla çekilecek bir görüntünün dar açıyla çekilip montajı da pek sayılmaz.

‘Truman Show’un afişi bir kolaj fotoğraf örneğiydi. Bir televizyon dizisinin yüzlerce farklı karesi birarada kahramanın yüzünü portreliyordu.

Bir örnekle açımlayalım:

www.michal-macku.cz/ gel-49v.jpg



Burada bir organlar bütünü var ama böyle bir insan olamaz. Yine de böyle bir kurgusal-canlı çok güzel dansedebilirdi.

Kolaj fotoğraf bu yetisiyle, fotoğraf ve klasik resim arasında boş kalan alanı doldurabilir.

Bilgisayarla, grenleştirme ve hatta gerekirse, fırça darbesi etkisi yaratılıp, kolaj resimlerle klasik tablolar yaratılabilir.

(1-12 Şubat 2006)


FOTOĞRAF-RESİM İLİNTİLERİ        

Önce resim vardı. Sonra fotoğraf geldi.

‘Resim’ (veya ‘görsel sanatlar’) deyince; yağlıboya, karakalem, fresk, vd resim, grafik, desen, karikatür, çizgiroman, çizgifilm, fotoğraf, vb’yi kapsayan geniş bir görsel sanat alanını anlıyoruz. Evet, fotoğrafı da. Henüz hiç denenmedi ama nasıl ki Ingres’in resimlerinin tıpatıp fotoğrafı olabiliyorsa, bu çeşitlerin hepsinin de fotoğraf muadili olabilir.

Yağlıboya resim engizisyon dönemlerinde vardı. O zamanlar konusu hep tanrı ve benzeri konulardı. Sonradan rönesans dönemleri geldi. İronik biçimde bu kez tanrısal konuların resmedilmesi yasaklandı, insana odaklanıldı. Yani tabular fotoğraftan önce de görsel sanatlarda vardı.
Merceğin, yağlıboya resmin zirveleştiği 1600’larda icat edildiği düşünülürse, fotoğraf makinası oldukça geç icat edilmiştir denebilir. Ancak teleskop mercekten epeyi daha geç, mikroskop ise çok daha geç geliştirildiyse, fotoğrafın bu gecikmesini de anlayabiliriz. Bugün, bilimsel ve teknolojik paradigma sıçramalarına ilişkin bütüncül ve doyurucu kuramlarımız henüz yok. O nedenle de fotoğraf için de yok.

Bugün insanlar, fotoğrafa ‘resim’ denmesine kızıyorsa, resmi küçük gördükleri içindir. Ancak, fotoğrafın icadından 170 küsur yıl sonra bile, klasik resmin yapabildiği epeyi şeyi fotoğraf henüz becerememiş durumda.

Öncelikle resimde atmosfer vardır. Özellikle dinsel resimlerde bu atmosfer, yani metafizik atmosfer, müthiş bir başarıyla yaratılmıştır, hatta bunun için birbirine aykırı birden çok ekol yaratılmıştır. Tüm bunları bir ateist olarak yazıyorum.

Sonra resimde kompozisyon vardır, özellikle de çok karmaşık kompozisyonlar. Bunun birkaç aşaması vardır. Biri öncelikle taslaktır. Fotoğrafta taslak yoktur. (30.000 kare çekip 30’unu seçmek kastedilmiyor.) Sonra da alan düzenlemesi gelir. Bunu, eğer yapacaksa, kolaj ve montaj fotoğraf yapacaktır ama elimizde buna ilişkin doyurucu örnekler henüz yok. Bugün Bosch’un ve Bruegel’in tablolarının ustalığına milim yaklaşabilen fotoğraf(çı) yok.

Tuhaftır ama fotoğraf % 99 insan konulu olsa da, figüratif resmin insancıllığına yaklaşamaz bile, çünkü ondan yararlanmayı aklına bile getirmez. Fotoğraftan tablo yapan neo-realist akım vardır ama tersi bir akım yoktur, tek tek çalışmalar vardır. Bugün Mona Lisa’dan çok daha güzel, gizemli, vd kadın binlerce kadın var ama elimizde bir Mona Lisa fotoğrafı yok. Modigliani’nin kadın portrelerine, hiçbir nü veya erotik fotoğrafçı yaklaşamadı bile.

Önce resim vardı. Hala var. Bugünlerde yağlıboya resim fiilen durmuş olsa da, fotoğraf görsel sanat olarak, resme yaklaşamıyor bile, çünkü onun yolundan gitmeyi ve onun bildiklerini öğrenmeyi denemeyi bile aklına getirmiyor.

(15 Şubat 2006)


FOTOĞRAF ve BURJUVAZİ

Sanatların sınıfsal kültürolojisi vardır. Örneğin, kendi topraklarına ait büyük boy manzara resmini, feodal kültüre ait büyük toprak senyörleri sever, ısmarlar, yaptırır, sahip olmaktan hoşlanır ve duvarlarında sergilerlerdi. Sınıfsal kültüroloji bunun nedenlerini ve sonuçlarını açımlar. Burada, ‘bu benimdir’ ifadesi önemlidir.

Bir burjuva altkültürü olan Holywood sineması, amerikan tarzı yaşamı övmek ve empoze etmek için icat edilmiştir. Tuhaftır ama bunu 100 yılı aşkın süredir icra etmesine ve dünyada seyredilen film oranının kimi % 90’ını yakalamasına karşın, amerikan tarzı yaşamı henüz dünyanın % 40’ına bile kabul ettirilememiştir. Burada, ‘benimki en iyidir’ ifadesi öenmlidir.

Fotoğraf icat edildiğinde sanat sayılmıyordu. Hatta 20. Yüzyıl boyunca bile çoğunluk sanat sayılmıyordu. Ancak artık 21. Yüzyıl’dayız. Elimizde fotoğrafın sanat sayılmasına yetecek denli fotoğraf var. Oran olarak yine de limit % 0 olsa da, tam sayıların içinde aynı oradaki asal sayıların sayısının sonsuza doğru artması gibi, sanat eseri fotoğraflar da giderek artmaktadır.

Burjuvazinin kökeni, aslında taa 1000’li yıllarda kurulan ‘burg’lara dayanır ki sözcüğün etimolojik kökeni de odur. Bu süre içinde, kentler evrim geçirdiği gibi, kentsoylular da (tabii kentsoysuzları da) evrim geçirmiştir. Bugünkü burjuvaziyi, 1789 Fransa Devrimi’nden sonra palazlanmış ve bugüne dek kapitalizmde egemen sınıf olagelmiş biçimiyle anlıyoruz.

Burjuvazi, bu tanımıyla mülkperverdir ve şeyselleşmiştir. Sanatın tüm dallarını da kendi egemen değer yargıları doğrultusunda dejenere edegelmiştir.

Resmi metalaştıran burjuvazinin, fotoğrafı metalaştırmaması beklenemezdi. Burjuvazinin sınıfsal kültürolojisi, bu metalaştırmayı irdeleyebilir.

Burjuvazi sanatı güzelin gerçekleştirilmesinin alanı olarak ele alır. Aşk şarkılarının sevgi yokluğunu imlemesi gibi, burjuvazinin resimdeki ve fotoğraftaki güzelperverliği, güzel yokluğunu imler, yani burjuvazinin kendi yaratmış olduğu çirkinlikleri örtbas etmek için kullanılır.

Doğa fotoğraflarına bakın: Hepsi el değmemiştir. Oysa ki çevre kirliliği o doğayı yok edeli onyıllar oldu. Kadınlar Twiggy aneroksiya nevrosisi veya toplama kampı kaçkını gibi cıpcılızdır ama burjuva kadınlar patlayasıya obezdir.

Burjuvazi, bu negatif ikamelerle fotoğrafı sanat olmaktan çıkarır, kültürel bir cendere kılar.

Ancak, burjuvazi nasıl ki aristokrasiyi yıkarak ve tarihten silerek geldiyse, gelecekte bir sınıf da onu yıkıp geçecektir, artı tarihten silecektir. Bürokratların ve teknokratların yerini yavaş yavaş infokratlar ve kognikratlar almakta. Burjuvazi, 1. Sanayileşme’nin egemen ürünü olan donanımın yerini alan yazılımları (henüz) görselleştiremediği için, fotoğrafa döküp şeyselleştiremiyor, yani geleceğin fotoğrafına hükmedemiyor.

Bugünün kentleri megapollerin çok onmilyonluk nüfuslarında, burjuvazinin kültürü ve fotoğrafı sökmüyor.

(2 Şubat 2005)


ORYANTALİST FOTOĞRAF

Resimde doğuya bir batı gözüyle yaklaşmak vardır, bir de doğu gözüyle. Doğuya batı gözüyle yaklaşmaya ‘oryantalizm’ denir. İşte bilirsiniz; harem, peçeli kadın, cami avlusu, vd… Bu anlayış en son aşamasında. ironik biçimde resmi fotoğraf mükemmelliğine çıkaran ama fotoğrafın icadıyla bu mükemmelliğin anlamsızlaştığı, Ingres’in resimlerinde kendini temsil eder: Kadınlar balık etinden bıngıldakcanak, tüller içinde kendilerini teşhir ederler.

Tuhaf bir biçimde, doğulu olup da, doğuya doğulu değil de, batı gözüyle bakanlar da vardır. Tanzimat’tan beridir bu tür insanlar, ülkemizin temel kültürel sorunlarından birini oluşturagelir, kendi ülkelerine sömürge valisi veya mandacı gibi davranırlar. Türk resminde de doğuya batılı gözüyle bakanlar vardır, bu temelde (Arkeoloji Müzesi’nin ve Güzel Sanatlar Akademisi’nin de kurucusu olan) Osman Hamdi’nin şahsında simgeleşir (bakınız ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ resimleri) ki onun karşısavı Şeker Ahmet Hamdi Paşa’dır (bakınız ‘Orman’ tablosu). Osman Hamdi kendini bir kaplumbağa terbiyecisi olarak, birden çok kez resmederken; Şeker Ahmet Paşa her ağacı dibinden görüldüğü biçimiyle resmedip, batı (yağlıboya resim) ve doğu (minyatür) perspektif anlayışlarına yepyeni bir artı değer ekleyen ‘Orman’ tablosunu yapmıştır.

Bu durum sonradan fotoğrafa da aktarılmıştır. Oryantalizm, fotoğrafta tüm 3. Dünya’ya bakış açısı olarak egemendir. Gazetelerde, 10 ölülü batı kazaları haber olurken, 1.000 ölülü doğu kazaları haber olmaktadır.

Örnek olarak, ödül kazanmış 2005 dünya basın fotoğrafları sergisini ele alalım:

Doğudan fabrika kazası, deprem; batıdan Alzheimer (yaşlılık bunaması) hastalığı, özürlü sporcu, uyuşturucu bağımlısı fotoğrafları. Oysa, bunları birebir ters çevirmek mümkündür.

Gelelim Türkiye’ye:

Dolmabahçe’deki panoramik Atatürk fotoğraflarının altından geçen çarşaflı kadın fotoğrafı. Antartist’in Türk fotoğrafçıları dizisi. Peki, neden huzurevi, aşevi, evsizler evi, kilisede Ermeniler fotoğrafı değil, onlar doğunun hatalarını göstermiyor mu? El cevap: Çünkü ‘o değil, şu satar’ kaygısı güdülüyor. Onlar için sanat metadır, para tek kuraldır. Peki, Moris Alkalay’ın fotoğrafları neden görmezden geliniyor? Güzel düzeyinde, epeyi batılıyı geçmiş durumda, üstelik satıyor da, profesyonel reklam fotoğrafçısı.

Eskiden insanları zincirle prangalayıp köle yaparlarmış. Şimdi kolayını öğrendiler: Zihinleri prangalıyorlar. Oryantalizm bu zihinsel ketleme-manipülasyon araçlarından birisi ve alaturka fotoğrafçılar o görsel zorbalığa misler gibi gönüllü kul oluyorlar.

(27 Ocak 2006)


ALATURKA FOTOĞRAF YAYILMACILIĞI

Kültürler kendiliğinden yayılmacıdır. Bitkiler bile yayılmacıdır. Mümkün olduğunca en geniş alanda hükümran olup, diğerlerini yaşatmamak isterler.

Kültürlerin yayılmacılığı bilime, düşüne, sanata da yansır. Newton Fiziği 350 yıl, Aristo Mantığı 2.300 yıl, mimesis tiyatroda 2.300 yıl geçerli kalmıştır. Karşı çıkanlara tekke mantığıyla, ‘katli vaciptir’ fetvası verilmiştir.

Dolayısıyla fotoğraf kültürü de yayılmacıdır. Cep telefonu fotoğrafçılığı 3-5 yılda 1 milyar kişiye yayılıverdi. O yüzden şimdi herkes kendini fotoğrafçı sanıyor. Karşı çıkanlar da tu kaka ediliyor.

Bugün iki anakol fotoğraf altkültürü var: Yerli ve yabancı. Yerli bakış açısı buruş buruş ihtiyar, salya sümük çocuk, sofrada yeri öküzümüzden sonra gelen kadınımız temalıdır. Yabancılar ise, kimi soyuta kayar, genelde ise önemli tüm dünya olaylarını kapsar. Onların da reklam şeyselleşmesi çizgisi belalı.

Gültekin Çizgen Geniş Açı dergisi için öyle demiş:

“Geniş Açı her ne kadar dış fotoğraf dünyasının olaylarını, kadrolarını, profillerini bize taşıyorsa da, burada bir köprü işlevini yaptığını düşünmek kolay değil. Geniş Açı’nın duruşu, genelde bana daha çok yurtdışında yayınlanan bir derginin Türkçe çevirisiymiş havası veriyor. Meraklı birisi çıkıp da, baştan beri tüm dergilerin içindeki yerlilik ve dışa yaklaşım oranını ölçülebilir bir bilgi haline getirse, bu hemen ortaya çıkar. Gelecekte ‘Geniş Açı’nın daha Türkiyeli bir dergi olması, genel akış içerisinde fotoğraf kuşakları arasındaki sıkıntıları aşmasını, kuşaklar arasındaki anlayış, yaklaşım, ifade ve değerlendirme farkının bir sıkıntı olarak değil de, bir renk olarak düşünülüyor olmasını tercih ederdim.”

Bu fotoğraf altkültürü yayılmacılığıdır. Kendisininkini tek doğru bakış açısı sayan, diğerlerini yok saymaya niyetli bir bakış açısıdır. Ancak şimdi benzer çizgide İz de var. Çizgen, genç kuşağa gücünün yetebileceğini düşünüyor olabilir ama Güler’e herhalde yetmez.

Kültürel yayılmacılık diyalektik bir durumdur ama pozitif ve düzüne diyalektiktir. Oysa Adorno’nun negatif diyalektiğinde ve/ya tersine diyalektikte karşıtlıklar çelişmez ve çatışmaz, tam tersine karşıtlıklarını bilinçlice yaşatır ve bunun için gerekirse birbirine mesafeli kalır.

Çokkültürlülüğü söze gelince herkes savunur ama uygulamaya gelince kimse uygulamaz. Bugün fotoğraf altkültürlerinin birarada yaşamayı öğrenmesi gerekli. Siz hiç başkasının, hele başka bir yaşlı ustanın sergisini gezen bir yaşlı usta gördünüz mü? Ben görmedim.

Emperyalizm, faşizme varma aşamasında farklılıkları öldürür, herkesi standart normaller yapar. Nazizm’in de kendi fotoğraf altkülürü vardı. Geri kalanı yok ediyorlardı. Allahtan bizim yaşlı ustaların elinde yetki yok. Yoksa ne ‘Geniş Açı’ kalırdı, ne de üç beş deneysel fotoğrafçı. Türk fotoğraf yayılmacılığı, Türkiye’nin kültürel bir sömürge olduğu şu sıralar bile, aymadan kendi feodalizmini dünyaya dayatmaya çabalıyor. Oysa, ulu çınarlara kafa tutan kuru soğanlar olduklarını ayırdetmeleri gerekiyor. 40 kitaplık alaturka dizi, kuru soğanın yanında çökelek gibi boğaza takılıyor. İnternetteki portfolyolar balığının yanında, kılçık gibi de diyebilirdim.

(21 Ocak 2006)



YAZI-FOTOĞRAF İLİNTİLERİ

Yazı ve edebiyat sözel dile dayalıdır. Sözel dil; konuşma, dinleme, okuma ve yazmadan oluşur. En azından kendi yazdıklarını okuyup düzelteceğin için, yazı sözel dilin en azından okuma ve yazma bölümünü kullanır. Yazarların neredeyse tamamının, ‘yazdıklarını etkilememesi’ gibi gülünç bir gerekçeye dayandırılarak, okumadığını beyan ettiğini de buraya şerh düşelim.

Fotoğraf görsel dile dayalıdır. Renk, biçim, devinim, derinlik, kompozisyon gibi altkümeler içerir. Bunların altdilleri vardır ve bunlar birbirinden oldukça farklıdır.

Yazı limit bedavaya icra edilebilir. Fotoğraf oldukça pahalıya icra edilebilir. Kağıt ve kalem kuruşla satılır. Bilgisayar, program, dijital kamera, banyo kimyasalları, kart, vd oldukça çok dolarlara satılır. Bu açıdan ikisi birbirine karşıt görünür.

Ancak ikisinin de özdeşleştiği bir durum vardır ve bu bir çelişki değildir:

Yazı basitliği ve yazanla yazılan arasında hiçbirşey ve hiçbir kimse giremeyeceği için basitlikte; fotoğraf ise, pahalı araç gereç sayesinde çekilen fotoğrafla aranıza hiçbirşeyin ve hiçbir kimsenin giremeyeceği teknolojik ilerilikte ve karmaşıklıktadır. Yani her ikisiyle de, her istediğinizi yapabilirsiniz ve bütün tasarımlarınızı somutlaştırabilirsiniz.

Ancak:

Yazı ve fotoğraf ürünlerine bakıldığında, her üç kişiden beşi yazar, her çok kişiden sonsuzu fotoğrafçı olduğu halde, elimizde umduğumuz nitelikte ne metinler var, ne de fotoğraflar.

Bu neden böyle?

Öncelikle, işin kolaylığının veya zorluğunun bir parametre olmadığını öğreniyoruz. Aynı zamanda, zengin olmanın sanat yapmaya yetmediğini de.

Devamında, sanatın ve bu zihinsel oyunun kuralının basit ve yerine getirilmediği takdirde, kimseyi kandıramayacağınız bir açıklıkta hata yaptığınızın ortaya çıktığı bir durum olduğunu.

Eğer, birbirine karşıt iki sav ayırtsızlaşıyorsa, diyalektik bunun için birkaç neden önerir:

Bir: Değişken ve/ya parametre kabul edilen öğelerin, konulan koşullarda, tanım olarak konulan parçaları birbirine özdeş ve/ya birbirinden ayırtsız olabilir. (Bu daha çok Hegel’in tartıştığı bir konu, Marx’ın değil.)

İki: Diyalektik ya da karşıtlıkların çelişmesi ve çatışması, bildiğimiz koşulların dışında gerçekleşiyor olabilir.

Üç: Bunun devamında ve yukarıdakinin altkümesi bir yanıt daha olarak, bunlar için diyalektik işlemiyor olabilir. Yani tanımlarımız eksiktir.

Yukarıda sayılan şıkların biri, birkaç, hepsi veya hiçbiri geçerli olabilir. Hiçbiri şıkkı, sistemde hesaba katmadığımız öğelerin olduğunu veya sisteme girmekte olduğumu imler. Yani statik değil, dinamik bir sistemimiz vardır ki sanat genelde öyledir. Şerh: Geleneksel dönemlerde değildir.

Yani:

Çevresel koşullar sonucu etkilemiyorsa ve yaptığınız herşey sizin elinizden çıktığı gibiyse ve sonuç olumsuzsa, demek ki yeteneksizsiniz. Vazgeçebilirsiniz, kimse size, ‘sanatçı olun’ demiyor. Eleştirilere açık olun. Dinleyin ve öğrenin. Ondan sonra yeniden deneyin.

Ondan önce de:

Görmüyorsunuz, ondan önce de bakmıyor ve bakmasını bilmiyorsunuz. Size söyleneni dinlemiyor ve sonra apışıp kalınca da, ağlak yapıyorsunuz.

Varsayalım dinlediniz. Sizlere ne önerilebilir?

Yazmadan veya deklanşöre basmadan önce bir an düşünün, çok düşünün. Durun. Eylemeyin. Söz eylemdir, düşünce eylemdir. Düşünce kültürel koruyucu hekimliktir. Düşünerek ortalığı kültürel kirliliğe maruz bırakmadığınız zaman, sizden sonrakiler size beddua etmezler. Bugün bizler, ortalıkta ‘fotoğraf’ diye dolandırılan şeylere (öncelikle Bresson’unkilere) beddua ediyoruz.

Demek ki:

İyi metin ve iyi fotoğraf mümkün. Onu yaratmayı istiyorsanız, uymanız gereken minicik ama sonucu % 100 etkileyen bazı kurallar var. Briç masasında pişti oynanmaz. Sanat masasında, ne zanaat, ne ergen hezeyanları, ne de yaşlılığın ‘ben bilirim’ciliği eylenmez.

Durun ve düşünün. 30.000 çekip, 30 düşünüp seçmeyin. 30.000 düşünüp, 30 çekin ve seçmeye gerek kalmasın. Yazıda bu 100 oku, 10 yaz, 1 yayınla olarak kurallaştırılmıştır. Fotoğrafta bu oran, ‘10.000-100-1’ olsun, ne de olsa tüketim kültürünün sanatıdır. Demek ki 10 yılda, 1 milyon kare fotoğraf öğrenip, 10.000 kare çekip, 100’ünü yayınlamak evladır. 100.000 kare öğrenip, 1 milyon kare çekenlere ‘usta’ değil, ‘kendini bilmez’ denir.

Bilmem, anlatabildim mi?

(2 Şubat 2006)


FOTOĞRAF-SİNEMA İLİNTİLERİ

Fotoğraf ve sinema eşlenik iki sanattır. Öyle ki kimi hangisinin hangisi olduğu söylenemeyebilir. O nedenle konumuzu daraltarak, filmlerdeki fotoğrafçılar (Blow Up) veya fotoğrafın metafiziği (Laura Mars’ın Gözleri) gibi bir çok konu gözardı edilip, her ikisinin kesişimlerine ilişkin iki özel örnek irdelenecek.

Takla atan cimnastikçinin sinemalığı:

1970’lerde üstüste bindirilmiş anlardan ve karelerden oluşan sporcu fotoğrafları moda oldu. (2000’lerin başında pek sık kullanılmıyorlar.) Bunlarda, örneğin bir yer cimnastikçisi onda birlik saniyelik pozlarla fotoğraflanır ve bunların hepsi aynı karta basılırdı. Görünen sonuç, kolların bacakların devininimin, inanılması güç mükemmellikteki geometrik biçimleri olurdu. Tüm devinim tek bir kareye sığardı.

Böylesi bir görüntü aslında bir kısa film gibi algılanır (ama bunu pek ayırsamayız). Yani o fotoğrafa bakarak, aslında bir film seyrederiz. Zihnimizde sporcunun devinimi rahatlıkla canlandırılabilir, çünkü sinemanın kendisi de aslen yalnızca fotoğraflardan oluşur.

Tom Tkywer’in filmindeki kısa filmlerin fotoğraflığı:

Tom Tkywer, ‘deneysel’ olarak nitelendirilebilecek olan ‘Koş Lola Koş’ filminde, 1 öyküyü 3 son çeşitlemesiyle anlatır: ‘Jeune premier’in ölümü, ‘prima donna’nın ölümü ve her ikisinin de sağ kalması. 30’ar dakikalık bu bölümlerin içine, figüranların öykücükleri de, 15’er saniyelik ve 20-30 karelik fotoğraflar biçiminde çeşitlenir, tematik yine mutlu son ve mutsuz sondur. Seyirci, hem ana öyküyü rahatça izleyebilir, hem de altöyküleri.

Tom Tkywer (ya da o filmin kurgucusu), seyircinin hem ana öyküleri, hem de çeşitlemeleri izlemeleri için özel bir çaba göstermez ya da imler kullanmaz. Yalnızca fotoğraflardan oluşan ‘La Jetee’de ise her fotoğraf, dakikaya varan sürelerde ekranda kaldığı için izleyen için algılama sorunu olmaz. Aralarında 40 yıla yakın süre olduğu için, demek ki seyircinin kognitif olarak evrildiği dolaylıca varsayılıyor.

Bu 2 örneklemenin birleştiği ve ayrıldığı yönler nedir?

Birleştikleri yer, her ikisi de kısa filmdir ve birer öykücük içerir. Ayrıldıkları yer, ilki fotoğraftan sinemaya, ikincisi sinemadan fotoğrafa yol alır. Bunların denenmesinin, teknolojik olarak yüzyıldır hep mümkünken, sinemanın ilk yüzyılının son çeyreğine kalması tuhaf.

Dipnot: Aynı dar konuda daha farklı metin kesitlemeleri de yapılabilir, yani konu çoğul kaplamlı ve kapsamlıdır.

(3 Ocak 2006)



FOTOĞRAF TÜRLERİ

Sinemada türler (janr) vardır. Görsel dili kullanan fotoğrafta da benzeri türler olabilir ama biraz daha farklı bir biçimde… Sinema konusunda en yaygın kullanılan ve en geniş veri tabanlı ‘imdb com’ internet sitesi 25 temel film türü tanımlıyor. Alfabetik sırayla bunlardan aile (ama başka bir anlam düzleminde), belgesel, biyografi, fantastik, haber, komik, müzik, romantik, savaş ve spor türleri (yani 10 tanesi) fotoğrafla ortaktır.

Avrupa yağlıboya resminde ise soyut, figüratif, nü, portre, otoportre, manzara ve ölü doğa (veya duruk yaşam) türleri vardır. (Ancak, bunların dışında, geçmişte yasaklar nedeniyle dayatılan ‘dini resim’ gibi başka türlerin de bulunduğunu belirtelim.) Fotoğrafta da bunlar ismen ve cismen aynen korunmuştur. Yalnızca fotoğrafın gelişimi çizgisinde, insana ilişkin fotoğraflar abartılı bir biçimde, çekilen tüm fotoğrafların neredeyse tamamına yakınını kapsayacak denli yayılmıştır. İnsanlar çoğunluk kendilerini ya da tanıdıklarını fotoğraflarlar.

Fotoğrafı metalaştıran ünlü imajbanklar ise, ticari fotoğrafları başlıca şu kategorilerde topluyor: Doğa (hayvan (evcil ve yaban), bitki, manzara (orman, dağ, çöl, deniz, ada, gök (gündoğumu ve günbatımı), vd altkümeleri), insanlar (aile, çocuk, genç, kadın, erkek, yaşlı, çift aile altkümeleri), nesneler, moda, sanayi, iş, sağlık, soyut, vd…

Türkiye’de her yıl verilen ‘kristal elma’da reklam fotoğrafı ödülü tek bir kategoride veriliyor. Bunun dışında, hemen hepsi fotoğraf içeren ‘basın reklamı’ dalı ise şu başlıkları kapsıyor: Gıda; Çikolata / Şekerleme / Çerez, İçecekler; Kozmetik ve Kişisel Bakım; Bankacılık; Sigortacılık ve Diğer Finansal Hizmetler; Ev Araç ve Gereçleri; Sınai Kimya; Yapı ve Yapı Malzemeleri; Elektronik; Bilgi Teknolojileri; Moda ve Aksesuar; Hobi, Oyuncak, Spor Araç ve Gereçleri, Kırtasiye; Otomotiv; Otomotiv Ürünleri; Medya ve Yayın; Turizm, Eğlence ve Taşımacılık.

Fotoğrafın teknolojisinden gelen türler de vardır: Mikroskopik (böceklerden mikroplara, hatta atomlara inen ölçekte), makroskopik (ülkelerden gökadalara, hatta süper gökada kümelerine veya bir milyar ışık yılı çaplı küreye), dar açılı, orta açılı, geniş açılı, siyahbeyaz, renkli, vd…

Demek ki fotoğraf, komşu olduğu iki görsel sanat dalından etkilenerek, ayrıca kendi dinamiklerini kullanarak, kendi içinde türler oluşturmuştur.

Aslına bakılırsa, fotoğraflanmayan hemen hiçbirşey bırakılmadığı için, kategori sayısı da, adı anılanların dışında epeyi şişirilebilir. Aslına bakılırsa fotoğraflar temelde yalnızca 4 konuda yoğunlaşır: İnsan, hayvan, nesne ve mekan (doğa kastedilmiyor, kent diyelim).

Fotoğrafı baştan türlemenin yararı, herkes her konuyu çekmeyeceği için, dene-yanılın tümevarımı yerine, tümdengelimsel bir biçimde daha baştan bazı türleri çekmeyi bertaraf ederek, israftan kurtulmaktır. İlgi bilgiyi kolaylaştırır. Fotoğrafçının neyi çekmeye ilgisinin olduğunu saptaması, işi kolaylaştıracaktır.

Bir örnekle konuyu toplayalım:

İnsan fotoğrafı konusunda en tabu alan nü (çıplak) fotoğraftır. İnsanlar bu konuda o denli yasakçıdır ki en çılgın fantezileri bilfiil yaşayanlar bile, fotoğraf çekmeye gelince, bakirmiş gibi davranır. Bakir diyorum, çünkü nü fotoğrafta konu en çok kadın bedenidir ve fotoğrafçılar da her zamana yakın erkektir. Oysa, artık eşcinseller evleniyor, ABD’de ‘2 kadın + 1 erkek’ ve ‘1 kadın + 2 erkek’ aileler artık yasal sayılıyor ve nüfus bürosunca kaydediliyor.

Nü:
http://www.artspan.com/get_image.php?id=9854


Erotik:


Nü’yü nü yapanın ne olduğu konusunda düşünce ayrılıkları çoktur ama onu erotikten ya da pornodan ayıran birinci farkın ‘cinsel istek uyandırmaması’ olması (ya da bu amaçla çekilmiş olmaması) gibi, ironik bir ölçüt kullanılır. Nü’yü nü yapan şey çıplaklıktır. Çıplaklık da, kimi çirkindir, kimi güzeldir, kimi seksidir, kimi aseksüeldir ve bunlar bakanına ve çekenine göre değişebilir.

O nedenle, tüm konularda olduğu gibi, fotoğraf türlemesi de, insanın düşünce ufkunu renkleyen turnusol kağıdı gibidir.  Şöyle bir örnekle kapayalım:

En ünlü Türk fotoğrafçısı Ara Güler, kendi imzasını taşıyan nü 2 fotoğraf olduğunun yüzüne karşı belirtilmesine ve bunu yadsıyamamasına karşın, nü fotoğraf çektiğini kabul etmiyor ve onların fotoğraf olmadığını söyleyerek işin içinden çıkıyor. (Kanıt mekan ve zaman: 28 Aralık 2005, 18:30-19:30, YKB Galatasaray Salonu, 50 dinleyici.)

(28-29 Aralık 2005)


FOTOĞRAF ve KURAM

Sanatçılar genelde kuramı sevmezler. Bunun birçok nedeni vardır. Eserlerinin kendisinin katmadığını düşündüğü değerlere sahip olması, bir sanatçıyı sevindireceğine, çoğunluk rahatsız ediyor. Eleştiriyi ise sanatçılar hiç mi hiç sevmezler. (Burada eleştirisiz kuram ve kuramsız eleştiri olabileceğini belirtmek gerek.)

Fotoğraf bir sanattır. Fotoğrafçılar buna henüz alışamamış bile olsa da öyledir. Çekilen fotoğrafların tamamına yakını sanat eseri, hatta zanaat eseri bile olmasa da öyledir.

Kuram sanatı irdeler. Onu aritmetik olmaktan cebir olmaya yükseltger, yani ona birçok soyutlamalar katar. Fotoğraf veya başka bir sanat eseri, Ara Güler’in sandığı ve belirttiği gibi, kendini göstermez. Burada, eleştirmenin veya kuramcının kabzımal aracılığına gereksinim duyar, denmiyor. Soyutlama düşüncenin alanına girer ama sanatçılar daha çok duygunun alanında kalır, deniyor.

Kuram sanatın kültürolojisidir. Kültüroloji, gündelik yaşam altyapısını da, örneğin mutfak kültürünü de, kültürel üstyapılar olan sanatı ve bilimi de irdeler.

Fotoğrafın da kuramları vardır. Sontag-Barthes çizgisi fotoğrafın burjuvazinin mülkperverliğinin göstergesi olduğu yönündedir. Benjamin çizgisi, teknoloji aracılığıyla sonsuz sayıda çoğaltılabilen fotoğrafın, sanat sayılmasının zor olduğu yönünde, yani popülerlik sanatı bayağılaştırıyor.

Fotoğrafı antropolojiden feminizme dek birçok insan bilimine ve iedolojiye ilintilendiren birçok kuramcı var. (Bunlar için isteyen internette bir tarama yapabilir.)

Fotoğraf kuramsız olur mu? Olur ama düşüncesiz insan ne oluyorsa, o olur. Cep telefonuyla ‘ay nee güüzeel’ fotoğrafları çeken ergenler olur. Onlara da bir güzel çarık çürük mallar satılır, fotoğraf kursları da tabii ki.

Spinoza ‘insan düşünür’ demiş. Bunu ‘kuram düşünce için gereklidir’ olarak da algılayabiliriz. Düşünen insan için, tüm sanatlarda olduğu üzere, fotoğrafta da kurama gereksinim var.

(29-31 Ocak 2006)


SOYUT FOTOĞRAF

Soyut fotoğraf nasıl bir şey olabilir?

Soyut resmin nasıl bir şey olduğunu biliyoruz: Var olan türlere girmeyen bir fotoğraftır, o nedenle tanımı biraz amorf kalır. Bu açıdan gidersek, ‘var olan türlere girmeyen fotoğraf’ nasıl bir şey olabilir? Onu soralım.

Soyut sanat, ‘wikipedia’da ‘doğal dünyadaki nesneleri betimlemeyen sanat’ olarak tanımlanıyor. ‘google’a girdiğinizde, grafikler bölümünde, İngilizce olarak ‘soyut fotoğraf’ (abstract photograhpy) yazdığınızda, karşınıza gelen görsel malzemenin yarıdan çoğu gerçek nesnelere ilişkin olanlar oluyor. Orada yer alan; karanlıkta rasgele sallanmış fenerin ışık izi, Mona Lisa resmi üzerinde oynanmışlık, geometrik biçimli doğal nesneler, yazı kolajı fotoğrafları soyut kategorisine girmez. (www.dozzizart.com/images/513_ mikebaritheonewrapcontrast.jpg) internet adresindeki, soyut fotoğraf kitabı kapağında, manipule edilmiş bir kadın ve bir erkek fotoğrafı var. Bu da soyut kategorisine girmez.

Harflerin kendileri birer soyutlama iken, harf fotoğrafları gerçek dünyadan veya bilgisayardan geldikleri için, pek soyut fotoğraf sayılmasalar gerekir.

Görüldüğü gibi soyut resim kolayca yapılırken, soyut fotoğraf kolayca çekilemiyor. Bu, fotoğrafın yaratıcılığa ve imgeleme diğer sanatlardan daha az yer verdiğine ilişkin, en önemli kanıtlardan biri sayılabilir.

Öncelikle renk, benek, leke dalgalanmaları soyut olacaktır; ister fotoğrafta, ister resimde… Bu da, çoğunluk yapıldığı üzere,  geometrik biçimlere yönelmeyi getiriyor.

Varolan nesneleri olağanda gördüğümüzden çok çok büyütür veya çok çok küçültürsek, özellikle ayrıntıları bize hiçbir nesneyi anımsatmayacağı için, soyut fotoğraf sayılabilecektir. Genelde belli bir biçimi olmayan, en bilindik nesne bulutlardır. Özellikle, ‘gökyüzü mavisi - bulut beyazı’ kontrastını, gri ve çok bulutlu havalarda silersek, çok güzel soyut fotoğraflar çekebiliriz.

Bir elmayı görmek, somut bir düşüncedir. Olmayan bir sözcüğe bir anlam tasarlamak, soyut bir düşüncedir. Düşünce fotoğrafı olabildiğine göre, soyut düşünce olabildiğine göre, soyut fotoğraf da olabilir demektir. Daha doğrusu olacak demektir.

Burada çok önemli bir noktaya vardık: Fotoğrafların tamamı duyguya yöneliktir, o nedenle somuttur (veya somut kökenlidir). İnsanlar duygudan düşünceye doğru evrilirken, onun ürünü olan sanatlar da düşünceye ve somutluktan soyutluğa evrilecektir. Aborijinler’in 100.000 yıl aynen yaşaması bizi ilgilendirmediği ve onlara karışmadığımız gibi; buruş yaşlı, sümüklü çocuk, nostaljik istanbullu bohçası çeken hümanist fotoğrafçılığa da, fotoğrafçılara da karışmıyoruz. Onlar da bize gölge etmesinler, başka ihsan istemez.

(30 Aralık 2005)




YENİ BİR FOTOĞRAF DERGİSİ : İZ

28 Aralık 2005 günü, Galatasaray’daki Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde Merih Akoğul, Ara Güler ve Hasan Şenyüksel’in katılımıyla, Ocak 2006’da yayın yaşamına girecek olan, yeni fotoğraf dergisi ‘İz’in tanıtımı yapıldı. Güler derginin yayın yönetmeni, Şenyüksel ise derginin koordinatörü konumunda.

Söyleşi notları:

Teknik bilgiler:

Fiyat: 9 YTL (10’dan az görünsün diye)
100 sayfa
25x35 cm
2 ayda 1’lik
Siyahbeyaz ağırlıklı
Metin az
Türkçe ve İngilizce
10 sayfa reklam sınırı
15.000 tiraj
6.000 abone şimdiden
1 yıllık maliyet çıkmış

Ustalar yeğlenmiş.
Türkiye’de bu denli kaliteli baskı yok, dendi ama var. Haber dergileri AB ödülleri kazanmıştı.
İstenilen fotoğraflar kolayca cüzi paralarla temin edilmiş.
Katalog-kitap anlayışı izlenmiş.
Çok yazıya karşılar, kuramsal bir dergi değil.
Foto-röportaj: Belgesel seçkisi.

Eleştiriler:

İnternetin olduğu bir zamanda böyle bir dergi ne denli işlevsel olur, kuşkulu.
Güler’in yaşına uygun olarak, fotoğrafın tarihinde orta dönem yeğlenmiş. En eskiler ve yeniler yok.
5 dergi fiyatına, çok güzel baskılı ve daha büyük ebatlı albümler edinmek artık mümkün.
Derginin o kadar satması imkansız. Harcanan para bir israf.

Ek: İçindekiler:

Henri Cartier-Bresson’un fotoğrafları, Alex Webb’in dünyaca ünlü çalışması: “Meksika Sınırı”, Ken Light’dan Amerika’da bir kasaba hikayesi: “Kömür Boşluğu”, Nick Brandt’tan Afrika’nın başka bir yüzü: “Yeryüzü’nde”, Tolga Çebi’den “Londra Metrosu”, Bruno Barbey’den 1960’ların İtalya’sı: “İtalyanlar”, Ami Vitale’den Afrika’nın başka bir köseşinde süren yaşamlar: “Çamur Kulübesinden Notlar”, Sadık Demiröz’den deneysel fotoğraf örnekleri ve Alp Sime’den bir otoportre çalışması.

(28 Aralık 2005)


FOTO MUHABİRİNİN İDEOLOJİSİ

Ragıp Duran ‘Cesedin Fotoğrafı / Fotoğrafın Cesedi’ başlıklı yazısında, 2003’te Saddam’ın oğullarının cesetlerinin fotoğraflarının yayınlanması için şöyle diyor  (http://www. fotomuhabiri.com/ konuk/ragip01.html):

“Çünkü ilke olarak, ceset resmi, hele böylesine kanlı ve delik deşik ceset resmi yayınlanmaz. Nedeni de basittir: Foto muhabirliği ya da genel olarak gazetecilik, mezarlıkların kıdemli yöneticilerinin ve personelinin hobisi ya da uğraş alanı değil, hayatın, yaşayan insanların bir meşgalesidir. Amacı da ölümü değil, hayatı anlamlı kılmaktır.”

Foto muhabirliği eğer bir belgeselcilikse, yaşamı anlamlı kılmak gibi bir amacı olamaz. Bir hastanenin, morgu yerine, doğum odasını fotoğraflamak hiç kimseyi yaşamdan yana kılmaz ve tersi de. Doğayı fotoğraflıyor diye hiçbir fotoğrafçı yaşamdan yana olmadı, yalnızca iyi bir tüccar oldu. Bakınız takvimler.

Şöyle bir düşünün: Çok etkili ölüm fotoğraflarını anımsayın: Kendini yakan Tibet lamasını, İspanya İç Savaşı’nda vurulan adamı, Vietnam’da bir güneylinin bir kuzeyliyi öldürüşünü… Bunların hiçbiri hiç kimseyi ölüme itmedi, hiç kimseye ölümü sevdirmedi, tersine düşünen insanlara yönetenlere karşı dayanma direnci getirdi.

‘Foto muhabiri’ deyin, ‘sanatçı’ deyin, ‘entellektüel’ deyin, ‘insan’ deyin, hangisi olursa olsun Aydınlanma Çağı’nın ve hümanist anlayışın kavramları artık geçersizleşti. Aydınlanan Avrupa dünyayı kararttı ve artık ölü bir kültüre sahip. Onun hümanizminin yerine, trans-hümanizm var, post-hümanizm var, meta-hümanizm var, zeno-hümanizm var.

Bu söylem düzleminde, entellektüelin ve bir önceki paragraftaki dizinin sonundaki foto muhabirinin, Duran’ın yukarıda saydığı misyonları yok. Artık kitle kendinden sorumlu. Eğitimi var, insan hakları var, bunların yanısıra yükümlülükleri de var. Entellektüel, kitle için doğruyu söyleyip, iktidar seçkinlerinden dayak yemek zorunda değil. Kitle kendi yerine, adına ve için düşünmek zorunda. Herkes fotoğraf çektiğine göre, bu kadarı da olsun artık.

Foto muhabiri bildiğini yapacak. Tarihsel bilincini kullanacak. Ne isterse, onu fotoğraflayacak. Sergileyecek. Sonra da, eleştiriyi yüzleyecek. Tartışacak. Fotoğraf yazısı da yazacak.

İsterse, tüm bunların hiçbirini yapmayıp, susabilir de. Foto muhabirlerinin % 99’u fotoğraf üzerine tek bir satır yazmadan ölür gider. Bu da, onları ölümden yana yapmaz.

Duran’a şunu anımsatıp sözü bağlayalım: Ölümsüzlüğün yakalandığı şu tarihsel momentte bile, yaşamın sonu ölümdür, hiç kimse ölümden kurtulamaz şimdilik. O nedenle, aslolan yaşam değil, ölümdür ve bunun insanlara açıkseçik belirtilmesi nekrofili değildir. Saddam’ın oğullarının cesetleri bize şunu anımsatıyor: Mağrur olma muktedir, senden büyük başka bir zorba var.

İşte bu nedenle Duran, o fotoğrafları yayınlayan Yankiler denli, informatik-kognitif yanıltıcı biri konumuna düşmüştür.

(27 Aralık 2005)


FOTOĞRAF ve EFEMERA

Fotoğraf, dünyada ve ülkemizde, sanatsal değerinin yanısıra, efemera değeri de taşımaktadır. Efemera ‘günübirlik’ anlamından türetilmiş ve gündelik yaşamda genelde kaybolup giden fatura, fotoğraf, bilet gibi ıvır zıvırların genel adıdır.

Fotoğraf, bir çok nedenle efemera değeri taşımakta: Fotoğraf tarihi açısından, konusu (insan veya mekan) açısından, vd… Bu konuda ülkemizde Engin Özendes’inkinden (Osmanlı fotoğrafı tarihi) Mert Başarır’ınkine (Frutermann kartpostalları kataloğu) dek çok değerli derleme kitapları basılmıştır. Konuyla ilgilenecekler, onları temin edebilir.

Fotoğraflar aynı zamanda ticari bir yatırım da sayılabilir. Örneğin, yıl 2000 civarında, Atatürk’ten o zamanki İngiltere kralına imzalanmış bir fotoğraf 35.000 dolara satılmıştı ve şu an o fotoğraf çok daha fazla eder. İSFİLA her ayın son pazarı Nişantaşı’nda efemera müzayadeleri yapmakta. Ortalama 1.500 parçanın rahat 500’ü fotoğraf olmakta ve bunlar 1870’ten 1970’e dek geniş bir zaman aralığında ve padişahtan aktrise dek geniş bir konu aralığında seyretmekte. Galatasaray Aslı Han’da ise 4-5 dükkan sürekli değişen biçimde, 1930-1950 arasına ait insan fotoğraflarını 25 YKR (20 sent) gibi gayet makul fiyatlara satmakta. Özellikle genç arkadaşlara, koleksiyon başlatma ve konuyu kavrama açısından ikinci yolu öneririm.

Kendim de fotoğraf koleksiyoncusuyum. En çok sevdiğim tematik genç kadın fotoğrafları. 100 yılı aşkın bir zaman aralığında dönemler, saçlar, pozlar, giysiler, fizyonomi değişimleri kültürel bir atlas gibi seriliyor. Hele hele, aynı kişinin 5-10 yıl gibi zaman aralıklarıyla çekilmiş fotoğraflarının peşpeşe izlenmesi, 5-10 kareye sığdırılan bir biyografi oluyor.

Bir sanatın tarihsel perspektifi öğrenilmeden o konunun püf noktalarına pek vakıf olunamaz. Örneğin bugün kaç kişi 1960’ların göz kırpan kadın fotoğraflarını bilir? Ya da ‘4x9 cm’ gibi ebatlı fotokartlara neden ‘sinek’ dendiğini?

Bugünün tüm fotoğraflarının % 99,99…’u gibi bir oranı yok olacak ve gün gelip nice badireler atlatan geri kalanlar da efemera olacak. Tarih geçmişbilim olarak, gelecekbilimsel açıdan böyle bir derinlik de taşıyor.

Dipnot: Dünya fotoğraflarının fiyatları hakkında, Nazif Topçuoğlu’nun YKY’ndan çıkan ‘Fotoğraf Birşeyler Söylüyor Ama’ kitabında çok yararlı bilgiler var.

(12 Eylül 2005)


DANSI FOTOĞRAFLAMAK

Şunların kineziyolojik / motor duyu-dilsel / danssal-fotografik enstantanelerini yakalayabilmeyi düşledim, düşlerim, düşleyeceğim:

1960’larda Leni Riefenstahl’ın fotoğrafladığı, tamtamlarla dans eden, zenci genç erkek dansçıların arasında, 20 yaşında kendim olarak zıplarkenki varsayımsal bir enstantane. Foto-montaj da olabilir, çünkü basketbol oynamışlığım olduğundan iyi zıplarım, zıplamış fotolarım da var. (1960 doğumluyum ve dedemin dedesi bir zenci imiş, o nedenle aşil tendonum ülkedaşlarımınkinin 2-3 katı uzunluktadır.)

1967’de 2 metreden başaşağı bir cam kırığına pike yapınca, izini hala taşıdığım yaranın açılmasının yüzde birlik saniyelerle enstantaneleri.Yere çarpmadan önceki son saniyedeki onda bir saniyelik debelenmelerim tam bir performans gösterisiydi, çünkü başıma geleceği anlamıştım.

1975’te depar atmış olarak koşarken, boş sandığım ama aslında camla dolu çerçevenin içine kafayla yatay dalış yapma anlarım: Camın patlayıp un ufak oluşunun 100 karesi. Tuhaftır ama alnımda bir çizik bile açılmamıştı ama saçlarım milimetre küplük yüzlerce cam kırığıyla dolmuştu.

1979’da basketbol potasına çift elle top gömerkenki dansımın çok kareli enstantanesi: Dikey eksenim çevresinde dönmezdim ve bu beni mermi gibi ileri fırlatırdı: Bir şizofrenin geleceğe fütürolojik dalışı. Hiç ıskalamazdım. Iskalamadım da…

1982’de bir performans gösterisinde kendini 5 metreden vurduran adamın, kurşunu yedikten sonraki ilk beden spazmının tam boy kadrajda çekilmiş yüzde bir saniyelik enstantanesi.

1983’te Gayrettepe’de DAL’da elektrik yediğimde bedenimin sıçramasının enstantanesi. Az kaldı karşı duvara vuruyordum. Eğer açı alırdıysa, işkencecilerin kendi aralarında gülüşmelerini de kadraja sokardım. Otuz saniyelik 50 kare yeterdi.

1984’te bir Buto dansçısının ayaklarından halatla asılı olduğu gökdelenden, ipin kopması nedeniyle kafa üstü yere çakıldığı enstantanenin yarımıncı saniyesi: Kafatasının yarılıp beynin ve kanın fışkırdığı an.

1985’te BÜO tarafından reddedilen ‘İsimsiz’ başlıklı modern dans koreografimi önsahneleme çalışmalarımdan herhangi bir an: Üzerimde tek bir mayoyla öğrenci işleri bürosunun önünden geçerken, orasının bir devlet dairesi olduğu belirterek kovulduğum an olabilir. (Sesli fotoğraf mümkün.)

1990’da 42 kilometre pike yapan kişi en yüksek hıza ulaştığı anda bir enstantane: Suratı ivmeden büzülmüşken ve müthiş hızın sarhoşluğundayken. Buna ‘dans vurgunu’ denebilir pekala.

1992’de ışıkçı olarak içinde yer aldığım ‘Yeşil Üzümler’ projesindeki, ‘Zeynep Günsür - Ziya Azazi - Mustafa Kaplan’ üçlü eküri dans parçasının herhangi bir enstantanesi. Türkiye’de böyle bir güzelliğin başarılmışlığına hala aklım ermiyor.

1995’te ‘Güneş Sirki’nde herhangi bir figüran olarak kendim: Mümkünse, çırılçıplak kadın dansçılardan birine temas ederken (cinsel dürtülerle değil, tümüyle motor dil nedeniyle). Şarkı söylüyor olmayayım, sesim korkunçtur.

1997’de burnumun dibinde burun buruna giren 2 araba. Hatalı sollama nedeniyle aynı şerite düştüler. 2 araba çarpıştı, yerden en az 1 metre yükseldi ve yere düştü. Bir an herşey durdu. Arabalardan duman yükselmeye başladı. Küçük olan arabadan kazaya neden olan gençkızı çıkardım. Sonra da olay yerinden uzaklaştım, çünkü o sıralar asker kaçağıydım. Dolayısıyla o hanım kendisini kimin kurtardığını hiç bilmedi. Bu benim için ölümün bir dansıydı. Kimse de ölmedi ama ölebilirdi.

1998’de Carlos Saura’nın ‘Tango’ filminde Latin Amerika faşizmi tangosunda erkek dansçılardan birinin enstantanesi.

1999’da Taksim Sahnesi’nde ZUN (erkek ve kadın ama genç ve çok çok güzel) dansçıları çırılçıplak sahnedeyken seyircilerin yüzündeki ifade, özellikle yer göstericininki: Çeneleri düşmüştü.

2001’de ‘Tanztheater’ koreografı Pina Bausch’a faşizm hakkında ne düşündüğünü sorduğumda, sevgiden söz etmeyi istediğini belirtenki yarımıncı saniyedeki matriyarkal faşist gülümsemesi: “Yavrularım gelin, hepinizin annesiyim” ifadesi. (8 çocuğu evlat edinmiş, eski şarkıcı Yasemin Kumral’ın da öyle bir bakışı vardı.)

2003’te burnumun dibinde tekerini patlatıp, Galatasaray’daki İngiliz Konsolosluğu’na tam gaz girip havaya uçan ve uçuran adamın patlamanın ilk mikro saniyelerinde gövdesinin lime lime oluşu: İkinci ölüm dansı.

2060’ta 100 yaşındayken yaşamımın ilk orgazmının spazmını raksederkenki enstantane, farz-ı mahal.

Dipnot: Çok dar ve öznel bir perspektif oldu ama o denli de keyifli oldu. Ek: ‘Dans bu değildir’ diyeceklerin, itiraz yazmadan önce, 20. Yüzyıl modern dans ve performans tarihini bir okumalarını öneririm.

(Nisan 2005)


FOTOĞRAF ve 5 DUYU-DİL

5 temel duyu-dilimiz vardır: Sözel (konuşma, dinleme, yazma, okuma), görsel (renk, biçim, devinim), işitsel (frekans, tını, genlik), motor (denge, konum, devinim ve durgu), kimyasal (koku, tat, iç ve dış duygu).

Dünyayı onlarla algılar, kodlar, kaydeder, bellekte saklar, anımsar ve ifade ederken dillendiririz.

Sanatlar bu temel duyu-dilleri asal veya bileşik olarak kullanır. Dans motor duyu-dili, fotoğraf görsel duyu-dili, müzik işitsel duyu-dili asal olarak kullanır. En kalabalık / bileşik duyu-dilli sanatlar tiyatro ve sinemadır: Sözel, görsel, işitsel, motor duyu-dili birarada kullanır.

Ancak, kimyasal duyu-dil henüz sanatlara sokulamadı. Ama o da eli kulağında. Artık beyne verilen mikro elektrik uyartılarla yapay duyular (koku ve tat da) yaratmak mümkün. Diğer bir deyişle kokulu ve tadlı fotoğraflar mümkün. Ne zaman mı pratiği olur? Zaten olmuştur da ama henüz kullanılmıyordur. Sorunun aslı şu: Ne zaman piyasaya sürülür? Sevgili paragöz G-7’ler daha önceki sineklerin yağından sabun yaptıktan sonra…

Anılarımızda koku ve tat hep vardır. İlk sevgilinin parfümü, çocukluk bahçelerinin meyvelerinin tadı hep yüreğimizde saklıdır.

Peki, fotoğraf bunu mümkün kılınca ne olacak? Sanal gerçeklik somut gerçekliği yenecek mi? Limon tadlı, leylak kokulu fotoğraflar anılarımızın yerini mi alacak? Çocukluğumuzda gördüğümüz bazı fotoğrafları gerçekten yaşanmış anı sanmıyor muyuz?

Devamında: Sözel dilin ötedilleri, mantık ve matematiktir. Altyazılı fotoğrafların yerini altönermeli ve altdenklemli fotoğraflar ne zaman alacak? Almamalı mı?

Spordaki zarif hareketlerin ansamlarını ilk kez sinema değil, fotoğraf yakaladı, çünkü teknolojisi daha ucuzdu. Peki, ötemotorsal veya ötekimyasal ansamlar nasıl şeyler olabilir ki?

Bu sorular görsel duyu-dili, dolayısıyla da fotoğrafı aşıyor. Burada duruyoruz.
(24-25 Eylül 2005)


FOTOĞRAF ve ŞEYSELLEŞME

Önbilgi: Şeyselleşme (reification) sözcüğü Almanca kökenlidir, İngilizce değil. Marksist estetikçi Lukacs 1920’lerde şeyselleşmeyi, kapitalist toplumun metacı doğası nedeniyle, sınıf bilincinin ortaya çıkışını imkansız kılan bir biçimde, toplumsal ilişkilerin nesneleşmesi (‘nesnelleşmesi’ değil) olarak tanımlar. Bu durumda sanat eseri de alınıp satılan bir metadır, manevi yanı yoktur. Aynı izlek üzerindeki Walter Benjamin’e göre ise, fotoğraf gibi teknolojik olarak kezlerce çoğaltılabilen ürünler daha da şeyselleştiricidir.

Fotoğraf şeyselleştirir.

Neden? Çünkü güzelleştirme metalaştırmadır, güzele yabancılaştırıcıdır, özellikle de fotoğrafınki, özellikle de reklam fotoğrafınınki…

Fotoğraf şeyselleştirmeyebilir.

Nasıl mı?

Diane Arbus’un ‘New York Acuzeleri’ gibi… Bizim salya sümük çocuk, bumburuş ihtiyar, sofrada yeri öküzümüzden sonra gelen kadın fotoğraflarımız gibi değil…

Fotoğraf şeyselleştirmeye çok yatkındır, çünkü kitlesel üretimi giderek kolaylaştırılmaktadır, popüler kültüre daima hitap eder (özellikle medyadaki kullanımı nedeniyle), görünen olan değildir, vd…

Fotoğrafın şeyselleştirmesinden asla ve kata kaçınılamayacağını önesürenler vardır, Susan Sontag ve Roland Barthes gibi… Bundan emin değilim, çünkü kendim de bir fotoğrafçıyım. Öncelikle çok az kare çekerim, yılda maksimum 100 kare. Ardından çok dar konulara yoğunlaştım: Biri Boğaz’daki ayna, ikincisi İstanbul’daki bulutlar; onların da belleğimden önceden çok daraltılmış örneklerini arar ve bulurum. Sonra fotoğrafımı güzelleştirmem. Örneğin otoportremi çekerken kolumu ve çok ucuz bir makinayı kullanırım, yakınlık nedeniyle kare flu çıkar ama yüzümün enstantanesini yakalayabilme yetisini kullandığım için görsel ifade tam ben olur. En sonunda da Üçüncü Dünyalı’yım, kapitalist mülkiyetçi altkültürüm yok. Tüm bunları düşününce, ben fotoğrafı ‘shoot’ etmem, sonuca, yani ürüne sahip olmam, ait olurum.

Reklamcıların şeyselleştirmeden kaçınamayacağı yargısına % 99,99 katılırım ama bir istisna payı da bırakırım. En son denenen (burada savaşa ilişkin) fotoğraflardan klip yapma yolunun, klibi ticari şeyselleştirmeden kurtarabileceği kanısındayım. Bunu o klibi görmeden yazıyorum, gördükten sonra düşüncem değişebilir.

Şeyselleştirme özü itibarıyla bence metalaştırmadan çok, ruhsuzlaştırmadır, ‘libidosuzlaştırma’ da denebilir. Nasıl ki Holywood filmlerindeki aşk ölüyse, reklam fotoğraflarındaki güzellik de ölüdür. O nedenle, karşı şeyselleştirme veya panzehir fotoğrafçının işe canını katmasıdır ki Diane Arbus öyle yapmıştır. Haa, bir de duygusaldan çok, düşüncesel, yani kognitif olup, bunu zihinden kültüre informatiğe dönüştürebilir olmak daha evladır.

Bu yalnızca bir yol, başka yollar da olabilir. Ancak, henüz onları bilmiyorum.

(11-13 Eylül 2005)


FOTOĞRAFTA HÜMANİZM ve META-HÜMANİZM

Hümanizm 14. Yüzyıl’da İtalya’da ilk tasarlandığında, Antik Yunan üslubuna geri dönüşü savunuyordu. Bugünkü anladığımız anlamda insansever hümanizm Schiller tarafından tanımlandı ve Protagoras’ın ‘İnsan herşeyin ölçüsüdür’ tanımını çıkış olarak aldı. 16.-19. Yüzyıl’da ‘insan’ kavramı uygar sayılan Batı Avrupa insanları ile sınırlıydı. 20. Yüzyıl’da ise tanım dünya ülkesi / ev gezegeni ve insanlık ulusu oldu ve tüm global nüfus bu kavrama yedirildi.

Transhümanizm insanın var olan olanaklarını teknoloji yoluyla genişletip, ölümsüzlük dahil, çok daha zenginleştirmeyi savunur. Posthümanizm insanın zaten çoktan başka bir tür olmuş olduğunu ve yeni terminolojilere gereksinim duyduğumuzu düşünür. Metahümanizm evrim ve tarih yolunda insanın başka bir tür-kültür olmasıyla ilgilenir. Zenopsikoloji (yabancızihinbilim) ise negasyon aracılığıyla bunları dışarıdan tasarlar.

Fotoğrafta halihazırda hümanizm, antropomorfizm, antroposentrisisizm egemen durumda.

İnsanseverlik; buruş buruş ihtiyar, sofrada yeri öküzümüzden sonra gelen Anadolu kadını, salya sümük gülen çocuk olarak fotoğrafta tezahür ediyor.

İnsanbiçimcilik, kedileri de aile biçiminde fotolamak olarak tezahür ediyor.

İnsanmerkezcilik, turistlerin dünyanın tüm binaları önünde kendilerini fotolamaları olarak tezahür ediyor.

İnsan insanın kurdudur. Sanıldığı gibi, toplumsallık insanı ilerletmez, çoğunluk geriletir. İnsanseverlik de öyle… Sevilmeyesi şeyleri sevmek, sevilesi şeylere gerekli hacmi doldurur, işgal ve istila eder, öldürür.

Transhümanizmin en güzel fotosal örneklerinden biri, dünyanın en ünlü mankenlerinden biriyken, trafik kazasında iki bacağının da dizden aşağısını yitirdikten sonra, kayak gibi iki protezle 100 metreyi 11 saniyede koşan kadındır: Yüzündeki ifade güzel-aptalı aşmıştı.

Posthümanizmin en güzel fotosal örneklerinden biri, uzay istasyonunda 400 gün kaldıktan sonra dünyaya dönen kozmonotun yüzündeki ifadeydi: Limit 200 gün sayılıyordu ve muhtemelen o kozmonotun Yeryüzü’ndeki geri kalan yaşamı kısalmıştı.

Metahümanizmin en güzel görsel örneği, ‘Ghost in the Shell 2’deki, gövdesi artık neredeyse tümüyle mekanikleşmiş erkek robokobun, eski meslektaşı, yazılımlaşmış dişi robokoba olan bakışıydı: Yazılım olan; seri üretim, ‘hacklenme’ sonucu katilleşmiş, seks işçisi, dişi robotlardan birine geçici olarak ‘download’ oluyordu. Dişi, halini soran erkeğe şöyle demişti: “Sorduğun nostaljik değerler destesi.”

Şimdi durup soralım: Yeryüzü’nde türünü tümüyle ve diğer canlıların çoğunu da yok edeceğini kanıtlamış insan mı, (siber)uzaya gidip yeni bir tür olmuş olmuş insanöte mi yeğdir?

Fotoğrafta veya başka bir şeyde?

(5 Ekim 2005)


GERÇEĞE YAKIN FOTOĞRAF ÇEKMEK ONU SANAT OLMAKTAN UZAKLAŞTIRIR (mı?)

Fotografim com un anketlerinden birinin şıkkı bu. Nedir bu? Açımlamayı deneyelim:

Gerçek var. Gerçeğe yakınlık (ve dolayısıyla uzaklık da) var. Fotoğraf çekmek var. Sanat var. Onun ne olup olmadığının ölçütlerini koyutlayan birileri var. Gerçeğe yakın fotoğraf var. Sanat olan fotoğraf var, sanat olmayan fotoğraf var.

Şunu indirgeyelim:

Gerçek ve fotoğraf.

Gerçek nedir? Görsel, işitsel, kineziyolojik (motor), kimyasal ve sözel duyu-dilli gerçekler olabilir. Bunların birli, ikili, üçlü, dörtlü ve beşli karışımları olabilir. Onlardan öte bambaşka bir şey olabilir.

Fotoğraf nedir? Yalnızca görsel olabilir.

Görsel bir dil, tüm bunları verebilir mi? Kimi evet: İzlenimci bir resim sergisinin izlenimci müziği yapıldığına göre, evet. Bakan göz görebilir, diyelim.

Ancak şunu veremez: Bir elmanın fotoğrafını çekip, altına ‘bu bir elmadır’ dendiğinde, o bir gerçek dilegetirimi olmayabilir. O pekala alçı bir elma da olabilir.

Tersine alalım:

O gerçekten bir elma. Bir elmanın olduğu gibiki fotoğrafını çekmek, bizi neden gerçeğe yaklaştırsın veya uzaklaştırsın? Ve bu neden sanat olsun veya olmasın? Hangi mantıkla işleyen bir akıl yürütmedir bu?

Doğrudur: Bir elma aritmetik, ‘c çarpı x’ cebirdir ve soyutlama derecesi arttıkça daha çok gerçeklik dile getirebiliriz ama bunun tersi de doğrudur demek değildir ki bu…

Uçalım bakalım:

Tanrı bir gerçektir, diyelim ve tanrının fotoğrafını çeke(bile)lim veya çek(e)meyelim. Her iki durum da edimimiz bizi saçmalatır, gerçeğe filan yaklaştırmaz.

Eğer, kastedilen düz ve basit konuların, örneğin güvercinlerin ve cami kubbelerinin oldukları gibiki fotoğraflarının bizi gerçekten uzaklaştırdığı savında ise, yanıt belirsiz kalır. Kimileri hala kuzey-güney yönünü bilmez. O nedenle onlara bunu göstermek çok gerçekçi bir tavırdır ve bu da sağına sarımsak, soluna soğan asılan bir fotoğrafla pekala becerilebilir. Tabii, fotoğrafta yönler değişeceği için, yine çuvallarsınız.

O nedenle belki şöyle denebilir:

‘Matris’in ‘stop-motion’u fotoğraftır, artı sanattır ve bazı yerlerde bizi gerçeğe daha yakınlaştırmıştır ve bazı yerlerde ondan uzaklaştırmıştır.

(Temmuz 2005)


ELEŞTİRİ ve FOTOĞRAF

Her sanat dalının eleştirisi vardır. Bunların dışında, bilimsel, düşünsel, siyasal, vd eleştiriler de olabilir. Ancak ‘eleştiri’ dendiğinde, ilkin bir yazın / sanat türü akla gelir.

Eleştirmenler hakkında farklı düşünceler vardır. Tiyatrocu Ferhan Şensoy insanların hiçbirşey olamadığında eleştirmen olduğu kanısındadır. Ancak, (Güle Güle Godot oyunundaki) Beckett’e bakış tarzı eleştirilmemesi mümkün olmayan bir düzeyde, ciddi olamamış bir tiyatroyu imler. Yazar Memet Fuat ise eleştirmenin sanatçıya yol gösterebileceği kanısındadır.

4 düzey eleştiri vardır: Kültürolojik, kuramsal, estetik, güncel. Kültürolojik eleştiri hem eser-sanatçı-kültür ilihtisini kurar, hem de sanatlar arasında disiplinlerarası irdelemeler yapar. Kuramsal eleştiri kübizm gibi bir akımı, kendi dönemi sınırları içinde irdeler. Estetik eleştiri, marksist estetikçilerin uyguladığı bir gelenekle sanat-toplum-düşüngü arasında irdelemeler yapar. Güncel eleştirisi ise, bildiğimiz gazetelerdeki eleştiridir, daha çok ticaridir, yani pazarlama niteliklidir ve sığdır.

Türkler eleştiriden çok korkarlar, çünkü çirkin doğru yerine, güzel yalanları yeğlerler.

Eleştiri her zaman olumsuz değildir. Türkiye’den 1970-1985 aralığındaki 15 yılda 1 uluslararası (Kuzgun Acar) ve 2 global (İlhan Koman ve Mehmet Aksoy) düzeyde sanatçı / heykeltraş çıkması hayrete mucip ve eleştirilmeyesi bir olgudur. Ancak, Lütfi Özkök’ün sade gerçekçiliğine karşın, Ara Güler’in sanatçı portrelerindeki ruhsuzluğu artı hiçbir makro Türkiye gerçeğini fotola(ya)mamış bir foto muhabiri olması eleştirilesidir, hem de yerin dibine batırılasıdır.

Fotoğraf eleştirisi de vardır, hatta bir geleneği bile vardır. Barthes’ın ‘Camera Lucida’sı ve Sontag’ın ‘Fotoğraf Üzerine’si 1970-1990 arası için oldukça geçerli saptamalarda bulunur. Ancak post-modernizmin ve Soğuk Savaş’ın üzerine gelen post-post-modern artı post-3-modern (11 Eylül 2001 sonrası) dönem için geçersiz argümantasyonları vardır.

Öncü olmayan sanat olamayacağı gibi, sanat dalı sayılsa da sayılmasa da, öncü olmayan eleştiri de eleştiri sayılamaz. Öncü olan ise, olmuş olandan çok, henüz olmayanın ama olabilecek olanın ontolojisi ile uğraşır.

Fotoğrafta öncü eleştiri nasıl olabilir? İlkin ‘Avant-Garde Fotoğraf’taki gibi olabilir. Başka türlü de olabilir. Yapılırsa görürüz.

William Gibson 1984’te siberuzayı tanımladıktan sonra, birileri onun metinlerine dayanarak o siberuzayı görselleştirmeye fotoğraflamaya çabaladı, tabii ki bilgisayarda… Orada görselleştirilen yazılım mimarilerinin, yapısalcı mimarilere benzemesinin eleştirisi, 1990 için öncü eleştiri kalır, kalmayabilir de, şu an için emin değilim.

Sanırım, eleştirisiz sanat da, eleştirisiz fotoğraf da çok yavan bir şey olurdu. Alın size, eleştiri aperitifi…

(13 Eylül 2005)


FOTOĞRAF ve 12 EYLÜL

12 Eylül 1980’den beridir 25 yıl geçti, yani çeyrek yüzyıl…

80 öncesinde apolitik biri olmama karşın, onun mağdurlarından biriyim. Muhbir vatandaşlarımızdan biri sayesinde elektrik ve işkence gördüm, 4 yılla yargılandım, rüşvetle askeri mahkemede beraat ettim, avukat paramı bile ödeyemedim ki o bizi içeri tıkmaya gayet eğilimliydi.

Bu süreçte, şu an belleğimde kazılı olan kadraj, gözlerim sarı kırmızı pankart yırtığıyla bağlı iken kim olduğunu sonradan teşhis ettiğim, elektrik veren işkencecimin enstantanesidir.

1 Mayıs 1977’nin fotoğrafları eksik, aslında hiç yok gibi… 12 Eylül 1980 ve ertesinin fotoğrafları da eksik ve hiç yok gibi… Korkularından kayıtları siliyorlar.

(Mehmet Ali Birand’ın 12 Eylül belgeselini burada tiksintiyle anıyorum.)

600.000 işkence: Fotoğrafı var mı? Yok. 30.000 haymatlos: Kaçının fotoğrafı var? 1.000 mi? Belki evet, belki hayır. Gerisi? Hiçliğe ve unutulmaya gömülmüş.

12 Eylül 1980 sabahı 04:00’te ‘herşey bitti’ demiştim. Bitmişti de… Hala başlayamadı ne yazık ki… Bir gün başlayacak çok şükür ki…

Ancak, bugün yazar isem, biyografimin belinin ortasına inen bu darbenin katkısı çoktur. Peki, ona minnet mi duyacağım? Yürrüüü, yahuu…

Darbecilerin 82 Anayasası’na Güneydoğu’da bir köyden 150’de 150 oy ‘hayır’ çıkmıştı. Abidin ya da Ara, bu mutluluğun resmini ya da fotosunu yapabilir miydi? Onların yerine, İhlas Cafer Tayyar mutsuzluğun resmini yaptı, onlara (o köyün mukimlerine) kendi dışkılarını yedirdi ve utanarak itiraf ediyorum, 2000’de o adamın emrinde bedelli askerlik yaptım.

Bunların fotoğrafları nerede?

2002 Ekim’inde 12 Eylül koordinatörü Işık Biren’e YKY’de ‘AİHM’de yargılanacağını söylediğimde hop oturup hop kalkmıştı. Bunun fotoğrafı nerede? Yok ama olayın 20 tanığı ve sesli kaydı var (eğer yok etmezler ve kağıda dökerlerse tabii)… Haa, her zamankince 3 maymunu oynarlar, ayrı konu…

11 Eylül 2005 tarihli Radikal İki’de Taha Parla imzalı ve 12 Eylül hakkında bir yazı yayınlandı. Direniyordu birileri hala... ‘Çok şükür, bugünleri de gördüm’ dedim.

Ne yazık ki Evren’in parmaklıklar ardında fotoğrafını göremeyeceğim. Ömrüm yetmez, daha beteri ömrü yetmez.

Ne yazık ki onun TÜSİAD hempası Halit Narin’in de… Sabancı’nın da… Yetmedi zaten.

Ancak, burada sizlerle debelendiğim gibi, sizlerin ebeveynleriyle ve büyük ebeveynleriyle debelendim, çocuklarınız ve torunlarınızla da debeleneceğim. İmajbank gençliğinin ve imajbank morukluğunun bana söyleyecek hiçbirşeyi yok. Bugün ve burada 12 Eylül hiç olmamış gibi davranıyorlar.

Benim için 12 Eylül fotoğrafı her 2-3 yılda bir alınan bu enstantaneler demek: İktidar seçkinlerinin ve kitlenin o faşizme, o engizisyon / şeriat hempalığına nasıl da kol kanat olduğunu, sömürülen kendi etinden dilendiğini imleyen enstantaneler…

Yaşamımda asla ve kata solcu veya marksist olmadım, hala ‘demokrasi’ diyorum: Vahada susuz kuruyarak ölen bir köksüz gibi…

İşte bu, gelecek için bir yol, bir kaynak, bir umuttur: 25 yıl sonra bile teslim olmadık. Kaç kişi? De 70 milyonda 7, de 70 ama deme 700, inanmam…

Buradayız ve direniyoruz… Fotomuz hiçliktedir. Tarkovski’nin deyişiyle: “En uzak yıldızlar en derin ve en karanlık kuyularda yansır.” 12 Eylül fotoğrafları belleğimizde yansıyor.

(11 Eylül 2005)


FOTO ARA BULAMA

(Önbilgi: İşbu metin, 30 Ağustos - 5 Eylül 2005 tarihli 7 nolu Yeni Aktüel dergisinin 30.-34. sayfalarındaki Ara Güler röportajını okuduktan sonra yazılmıştır. Alıntılar da oradandır.)

Ustaları eleştirmek zordur. İşin kendisi zor değildir, veryansın edenlere, kraldan çok kralcı kapıkullarına katlanmak zordur. Yine de bunu göze alacağım.

Ara Güler 57. sanat yılını kutlamış. Bu onu sanatçı yapar mı? 18’inde işe girip 65’inde emekli olmak (müzisyeninden oyuncusuna) devlet sanatçılarını sanatçı yapar mı? Yapmaz. Zaten, 47 yılın 27 yılında hiçbir görev almazlar. Memurdurlar, sallarlar başı alırlar maaşı… Güler de maaşlı memurmuş zaten…

Ara Güler nasıl fotoğraf çekermiş?

Abidin Dino anlatıyor:

“Ara acaip hallere düşer, eli ayağı dolanır, sözden anlamaz, seçtiği kişinin imgesini tuzağa düşürmek için bir bilgisayar hızıyla gerekli parametreleri devreye sokar, kulakları, bıyıkları sarkar, iki büklüm kamburlaşır, gözleri baygınlaşır, inler, sızlar, belini tutar, çapraz renkli kravatıyla terini siler, yere yatar, iskemlelere tırmanır, kameranın düğmesine bin kez basar, filmler yakar, yıldırımlar yağdırırcasına flaşlar patlatır, sonunda fotoğrafı icat eden Nadar’a lanet eder.”

Böyle fotoğraf çekilmez. Böyle sanat icra edilmez. Bu lümpen sanatseverliktir. Ayrıca Güler’in, fotoportreleri olsun, İstanbul manzaraları olsun, feci ruhsuzdur, sözü edilen dinamizmi içermezler. Portreler ait oldukları kişinin zihnine ilişkin hiçbirşey yansıtmaz. Manzaralar dekoratiftir, şeyselleştirilmiştir (reificated), bayağıdır (kitsch).

Ara Güler, kendini foto muhabiri olarak tanımlamış. Dünyanın en ünlü coğrafya / gezi dergisi ‘National Geographic’in foto muhabirliğini nasıl çarpıttığı üzerine bir kitap yazılmıştır (Catherine A. Lutz, Jane L. Collins, Agora Kitaplığı, Mart 2005). Bunun en güzel kanıtı da ondaki İstanbul veya Türkiye röportajlarıdır, gerçeğe ilişkin hiçbir görsel veri sunmazlar, bir takım imajlarla yetinirler. Güler’in muhabiri olduğu ‘Life Time’ veya ‘Paris Match’ de öyledir. Görüntüyü süslerler. Olanı yok ederler, olmayanı eklerler.

Gerçekçi olmayan foto muhabiri olur mu?

Onu siz yanıtlayın.

Güler şöyle demiş:

“Fotoğraf herkese verilmez, hıyarın birine hiç verilmez, fotoğrafın değeri düşer.”

Bunu demiş ama tersini yapmış, çünkü 2002 civarında onun damgasını taşıyan, 18x24 cm ebatlı, siyahbeyaz İstanbul fotoğraflarının 20-25 YTL’ye (o zamanki kurla 15-20 dolar) efemeracılarda satıldığına tanık oldum. Çalıntı olmadıklarını da biliyordum.

Eh, ne demişler? İmamın dediğini yap, yaptığını yapma…

Amacım Ara Güler’i yerin dibine batırmak değil. Bu ülkede kimlerin hangi sıfatlara yüceltildiğini imlemek…

Haa, Lütfi Özkök deseydiniz, bir düşünürdüm…

Kapanış yorumu yine onun dediği üzerine:

“Bizim işimiz bakmak, görmek, sevmek. Hiç bakmanın, görmenin, sevmenin emekliliği olur mu? Hiç aşık olmanın emekliliği olur mu?”

Olur, hem de öyle bir olur ki… Olmayınca da, böyle kart zampara ağızları olur.

Ne fotoğraf, ne de sanat öyle sevgiyle, hümanizmle icra edilecek bir şey değildir. Buna dense dense, ‘lümpen hümanizm’, ‘lümpen zanaatçılık’ denir ve sonuçlarının yeri çöplüktür. Ucuza satılan fotoğrafları da çöplükten alınmıştı zaten…

(1 Eylül 2005)


ARA GÜLER İÇİN

Ara Güler ne demiş?:

“Arşivimi yakmak lazım, yoksa kiloyla satarlar.”
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=170289

Peki, ‘Foto Ara Bulama’da ben ne demişim?:

“Buna dense dense, ‘lümpen hümanizm’, ‘lümpen zanaatçılık’ denir ve sonuçlarının yeri çöplüktür. Ucuza satılan fotoğrafları da çöplükten alınmıştı zaten…”

Peki, ne tepki gelmişti?:

“Huaa, vayy sen haa… Ustamıza haa…”

Hadi bakalım. Alın, ustanız da öyle dedi. Tepe tepe kullanın.

(18 Kasım 2005)

Dipnot: Bu metin, ‘fotografim com’da 3 gün kaldı, sonra silindi.


AVANT-GARDE’ FOTOĞRAF

Koyut: Öncü (avant-garde) olmayan sanat sanat değildir, hatta birazdan açımlanacağı üzere, bazı öncü sanat akımları da sonradan yeterince öncü kalamadıkları için sanat değildir. Her ilk akla gelenin herkes tarafından eylendiği zanaata ‘sanat’ demiyoruz. (Bakınız: fotografim com, Cengiz Karlıova, ürün değerlendirmeleri, Mayıs 2005).

Modern dans eleştirmeni Richard Schehner 5 tür öncü sanat akımı tanımlar:

1.        Tarihsel ‘avant-garde’, 19. Yüzyıl boyunca / sonunda Avrupa’da biçimlenmiştir. Sinema ve fotoğraf, yoktan var edildi. Resimde, modern sanat oluşturuldu ve 20. Yüzyıl’da gerisi geldi: Sembolizm, empresyonizm, ekspresyonizm, fütürizm, kübizm, dadaizm, sürrealizm, vd. Dansta, modern dans oluştu. Tiyatroda, İbsen’den Meyerhold’a bir çok yazar, yeni anlayışlar yarattı. Yazında, naturalizm ve realizm doğdu. Müzikte atonal müzik icat edildi. Mimaride gökdelenler yaratıldı. Bugün özellikle resim alanındaki örnekler hiçbir öncü özellik taşımıyor artık. Bunun nedeni biraz da fotoğraf.

2.        Halihazırdaki ‘avant-garde’, şu an neler yapıldığına bağlı olarak değişir. 2 yıl önceki artık eskidir. Uzunca bir süre hep yeni şeyler denenecek ve su er geç durulacak. Halihazırda, ‘video-art’lar moda…

3.        İleriye bakan ‘avant-garde’, şaşırtıcı ve mahşeri (genelde yıkıcı) bir gelecek görür. İleri teknoloji, hem sevindirici, hem de korkutucudur: 11 Eylül fotoğrafları gibi… ABD’den kurtulabileceğimizi ama bunun yıkımla olacağını imlerler.

4.        Bir gelenek arayan ‘avant-garde’, tiyatrocu Jerzy Grotowski ve Eugenio Barba’da bu tutum çok belirgindir. Fotoğrafta Bresson gerçeküstücülüğü sürdürmeyi denedi ama başaramadı.

5.        Sürekli öncü kalan olarak tanımladığı kültürlerarası ‘avant-garde’. Burada oyuncuların kendi dillerinde konuştuğu ve aynı anda 10 dilde oynanan ‘Mahabbarata’ türü ürünler kastediliyor. Ancak bu saptama yaklaşık 1985 momentli olduğu için artık geçersiz. Diane Arbus 1970’te New York acuzelerini fotoğrafladığı zaman bu bir öncü bir sanattı ama bunu sürdürseydi klasik fotoğraf olmuş olacaktı.

İmdi, bu kavramsal çerçeveye oturtarak öncü fotoğraf günümüzde nasıl bir şey olabilir?

İlginç bir yanıt 2 yönlü olarak sinemada var:

Yalnızca fotoğraflardan oluşan 1962 yapımı 25 dakikalık ‘Jetee’ ve Tom Tkywer’in ‘Run Lola Run’ındaki yine yalnızca fotoğraflardan oluşan 15’er saniyelik ve 30’ar fotoğraflık seriler. 1970’lerde sporcuların, özellikle cimnastikçilerin devinimlerinin aynı kareye poz bindirmesi ile yansıtmak da öyleydi ama artık değil. Tüm bunlar teknolojik, yani ‘nasıl?’ açısından öncü örnekler.

‘Ne?’ sorusunu yanıtlayan öncü fotoğraf da olabilir. Fotoğrafı çekilmemiş konu kalmadığı sanılıyor ama yanılınıyor. Nasıl ki Yeryüzü’nde henüz söylenmedik sözler hala söyleniyor, yani hala yeni sözcükler icat ediliyor ise, fotoğrafta da çekilmemiş ve icat edilecek konu çok. Zaten fotoğrafların sıradanlığı hep aynı şeyleri göstermesinden dolayı: İstanbul illa ki Ayasofya değildir.

Örneklemek gerekirse, makroskobik ve mikroskobik yönde uç örnekler var. Yakında on üzeri eksi yirmi saniyelik kimyasal reaksiyonların fotoğrafı çekilecek. Evren’in içinde Güneş Sistemi’mizin yer aldığı 1 milyar ışık yılı çapındaki görüntüsü ise yeni fotoğraflandı ya da milyonlarca kareden oluşan parçalar yeni bütünlendi.

O çok takıntılı konumuz insana dönelim: 100 yıl yaşayan birinin ayda bir fotoğrafı henüz çekilmedi. İlk ölümsüzün fotoğrafı henüz çekilmedi. En kalabalık olarak sanırım 10.000 kişinin birarada fotoğrafı çekildi ama 10 milyon kişininki henüz çekilmedi. Apo MİT’çilerle 1995 gibi görüşürken fotoğrafı çekilmedi, çekilmiş ve yayınlanmış olsaydı ortalık ayağa kalkardı. İstanbul hurdacılarının fotoğrafı yok, çünkü çekmeye kalkarsanız, dayak yersiniz…

Soru şu: Siz sıradan fotoğrafçı mısınız, öncü fotoğrafçı mısınız? Ne’de ve nasıl’da?

(6 Temmuz 2005)


İMAJBANK GENÇLİĞİ

Yıllarca seyyar kitapçılık yaptım. Bu işteki en makbul kalemlerden biri, üzerinde ‘imajbank’ (İngilizcesi ‘imagebank’) yazan fotoğraf kataloglarıydı. Kıymetliydiler, çünkü az bulunurlardı. Takvimciler, dergiciler, yani işi görüntü satmak olanlar, onlara bayılırlardı. Sonra arz-talep dengesi bozuldu, arz talebi geçti; üstüne üstlük, bir de kataloglara CD eklenince, insanlar matbu olanı değil, hazırlop vizüel olanı yeğledi.

Bu kataloglarda herşeyin fotoğrafı bulunur ama gerçekten herşeyin: İnsan, hayvan, doğa, nesneler, soyut kurgular… Bu kataloglarda herşeyin çok fotoğrafı bulunur ama gerçekten çok… Ortalama bir katalog binlerce kare içerir ve aynı konuda aynı firmanın bile onlarca, belki yüzlerce albümü vardır, üstelik bunlar her yıl yenilenir.

Bu durumda tüm dünyada binlerce kişi fotoğraf satıyor demektir. Ticari fotoğraflamada 1/1.000 gibi oranlardan söz ediliyorsa, binlerce kişi milyonlarca fotoğrafı yalnızca ve yalnızca satmak için çekiyor demektir. Bu da milyar dolarlık bir israf demektir.

O fotoğrafları da şu ya da bu biçimde medyada milyarlarca kişi görüyor. Bu toplu bir bilisizlik yaratıyor. Herkesin neyin ne olması gerektiğine değil de, neyin nasıl görünmesi gerektiğine ilişkin Pavlov köpeği koşullandırmaları var / oluşuyor. Siz hiç fotoğraflarda, bizim sokak kedileri gibi beş benzemez desenli kedi gördünüz mü? Aynı zamanda sokakta sevilen kedilere bakın: Onlar da fotoğraflardaki desenli kedilerdir, en çok da sarman veya tekir.

İstiklal Caddesi’ndeki ergen aşıklara ve bir de oradaki duvarlardaki Benetton reklamlarına bakın, hangisinin gerçek, hangisinin kurmaca olduğuna karar veremeyebilirsiniz. Yumurta-tavuk esprisi gibi, artık hangisinin hangisinin nedeni ve/ya sonucu olduğu birbirine karışmış durumda.

Haa, bu ne kadar sürer? İmajın yaldızı incedir. Altında akrepler kaynaşır. O cici imajlı çocukların üç kuruş için birbirini dövdüğünü az mı seyrettim şimdiye dek…

Yalnızca imajbank yok, odyobank (radyo diceyi ağzıyla konuşan ergen kızlar) da var. İnsanlar tıpkı görüntüleri gibi, repliklerini ve tümcelerini de klişeleştirmiş durumda. Haa, arada çoğunluk senkronizasyon yok ayrı konu. Bu da, Tom Cruise gibi kesik atan birinin feci bir şopar şivesiyle konuşmasıyla sonuçlanabiliyor.

Yalnızca imajbank gençliği yok, imajbank çocukluğu, imajbank yetişkinliği ve imajbank yaşlılığı da var. İmajbank kataloglarında olduğu üzere, beş veya on yıllık ölçeklerde değişen modalar, insanların yaşla ilgili görüntü klişeleri olmasını sağladı. Fötr şapka ve pardesü 50’li yıllarda 20’li yaşlarında olan şimdiki 70’li yaşları imler, imgeler ve görüntüler. Aneroksia nevrosis geçirmekte olan tipte mini etekli kızlar ‘70’li yılları imgelerdi, şimdi yeniden moda oldu, ileride kafa karışıklığı yaratacak.

İmajbank gençliği de ileride imajbank yetişkinliği ve imajbank yaşlılığı olacak ve daha önceki prototiplerinin arasına yenilerini ekleyecek. ‘68 gençliğinin imajlarını bir düşünün ve şimdiki Joshua Fischer’i veya Daniel John-Bendit’i ki 45 yaş altı için bu 2 ad hiçbirşey ifade etmeyecektir. Şimdi Beckham var, ‘ex-Spice Girls’ var… Kylie Monugue’nun kıvırtmaları bana hiçbirşey ifade etmiyor ama milyonlarca gençkız onu taklit ediyor. Yoksa, öyle beli kırık gibi kim yürümeyi ister ki?

İmajın panzehiri varlıktır. 1880’lerden 2000’lere uzanan bir gelinlik-damatlık giyinmiş kadın-erkek ikilisi fotoğrafları koleksiyonum var. Bir bölümü tanıdığım insanlara ait. O evliliklerin onyıllar ölçeğindeki seyirlerini de biliyorum. İşte o mutluluk fotoğraflarının panzehiri o aile gailesi ve keşmekeşi… İmajbank gençliği de ne kadar marjinal ve egzantrik olduğunu sansa da, hepsi birer birer, paşa paşa o nikah masasının yolunu tutar ve klişe görüntülere bir yenisini ekler. Sonra boşanır, yeniden evlenir, bir tane daha ekler… İlah…

Sonunda, belki de biricik imajsız varlık olan ölüm kapıyı çalar ama o zaman oynanacak oyun, söylenecek yalan kalmamıştır. ‘Kabuktaki Hayalet 2’de söylendiğince: “Ölüm kapıyı çalınca, ipleri kesilmiş bir kukla gibi yere düşersin.”

Dipnot: Sevgili imajbank gençliği, emin olun bu metni sizlerle alay etmek için değil, hüzünle yazdım.

(6 Temmuz 2005)


BU BİR İMGE DEĞİLDİR

Bir yazar olarak negasyonu (değillemeyi, hayırlamayı, olumsuzlamayı) pozisyona (statüye, bağlanmaya, varlığa) yeğlerim. Dolayısıyla bir: abartılı yazarım, iki: başaşağı yoldan yazarım.

‘Cinselliğin fotosu’ dizisini de, ‘porno, nü, imge’ dizisi olarak yazdım. Ve göreceğiz ki cinselliğin imgesi pornodan daha kirlidir, bayağıdır, banaldir, ‘kitsch’tir…

Cinselliğin imgesi nedir?

1968’de Twiggy idi. 2005’te yine ve hala mankenler… Hani magazinlerde çarşaf çarşaf fotolarını gördüklerimiz… 1985 Playboy’undaki dişilerden çok daha çırılçıplak… Şarkı yapıp paralı koca arayan… Özel gösterilere çıkan… Mafya babasına telefon edip tanışmak isteyen… Birbirinin sevgilisini ayartan…

Ara girdi: Rene Magritte bir resminde bir pipoyu resmedip, üzerine ‘bu bir pipo değildir’ diye yazmış. Cinselliğin imgesinin üzerine de, ‘bu bir cinsellik değildir’ diye yazmak gerekli. Ya da ‘sizin bildiğiniz şey, cinsellik değildir’…

Pornodan ve nüden daha hafif olan cinselliğin imgesel fotosu nasıl bir şeydir?

İlkin muhakkak ‘photo-shop’lıdır. Bu bir metafordur: Hem bir foto, hem de bir ‘shop’ (dükkan, alışveriş). Yani cinselliği satar. Belki yumuşak satar ama satar (bu arada cinselliğin yumuşak veya sert satışının hangisinin daha bayağı olduğu tartışmalı kalır).

İkincisi, halka mal olmuş kişileri fotolar, yani hem halkaları, hem malları… Örneğin Fatih Ürek Kırkpınar ağasıyken… Bunu kimse protesto etti de, ben mi okuyamadım? Fatih Ürek pehlivanları okşarken çok mu estetik oluyor? Ya da Kenan Doğulu sevgilisiyle erotik yollardan deri pazarlarkene?

Gelelim okur yorumlarına:

İzzet Pembeci:

“Seksi fotoğraflamak bir ‘keçede’dir (kendisiyle çelişik deyiş), çünkü fotoğraflanabilen seks, zaten seks değildir, başka birşeydir.”

Sonra yoruma yorum:

Öncelikle: Seks zaten seksten başka bir şeydir. Seks temelde üremek içindir. Oysa bugün % 90’ımız seksi üreme dışında nedenlerle yapıyor. Haa, yaptıkları nedenlerinin bir bölümünü ben de gerçekten bilmiyorum, çünkü biyolojik kökenli değiller (kültürel kökenliler) ve insan duyguları accaip harmandır.

Sonra ve ancaak: Fotoğraflanabilen seks de bir sekstir. Hemen kanıtımızı sunalım: Dizinin ilk metninin ilk yayın tarihinden 1 hafta sonra bir BBC belgeselinde gerçekten bir erkeğin penisi bir kadının vajinası içindeyken gösterilmiş olarak seyrettim ve görüldü ki bugüne dek bildiğimizin tersine erkek cinsellik organı kadın cinsellik organında hiç bilinmeyen bir açıdaymış. Bu sırada çiftin ikisi de orgazm oldu, belirtirim, bir de üstüne üstlük söyleşi yaptı, bilime katkılarından dolayı heyecanları üzerine… İyi mi?

Yani mahrem anlayışımız epeyi bir sakat… Özürlü veya engelli değil, sapsakat… Dolayısıyla bu yazı dizisi o sakatlığın bir özgürlüğe dönüşmesi umuduyla yazıldı, belirtelim ve geçelim…

Betül Özmen:

“Konumumuzun farkında mıyız? Savunduklarımızla ne kadar ayrı gayrı olduğumuzun farkında mıyız?”

İşte bu: Bu ülkede doğum kontrolünü erkekler değil, erkek anneleri engeller. İsterler ki 10 çocuk doğurma kamburu alınmak yerine, kambur kambur üstüne binsin. Ensestten şikayeti anneler engeller.

Buradaki insanlar konumunun ayırdında değil: Namusu savunacağım diye, namussuzluğa perde çekiyorlar.

Anasının babasının cinselliğine tepki gösterenlerin herhangi birinden, Türkiye’deki enseste, akraba tecavüzüne, Şırnak’taki satılmış kız intiharlarına, töre cinayetlerine, başlık parasına, vb bir tepki yazıldı da ben kaçırdım mı? Vurgularım: Her yıl fotolu olarak bu konuda en az 1.000 haber çıkıyor.

Diyelim buradaki 5 okur beni feci aşağılık buldu. Peki onlar, bana bugüne dek hiçbir kıza laf atmadıklarına, üniversitelileri tecavüz edilesi bulmadıklarına, Beyoğlu’nda kimseye sataşmadıklarına, görücü usülü evlenmeyeceklerine, bakire zevce istemeyeceklerine, kız çocuklarının evlilik dışı ilişki kurmasına izin vereceklerine, asla ve kata geneleve gitmediklerine ve gitmeyeceklerine ilişkin yemin edebilir mi? Ben ettim, ediyorum, edeceğim… Uyguladım, uyguluyorum, uygulayacağım… Hodri meydan… Yok öyle perhiz, öyle lahana turşusu…

Bu bir imge değildir. Bir gerçektir, ‘geçmiş + gelecek’ 50 yıl ve tüm ülke için geçerli olduğu için de bir panorama-gerçekliktir…

(5 Temmuz 2005)


NÜ FOTOĞRAF

Nü çıplak beden fotoğrafıdır.

Da: Çıplak nedir, ne olabilir?

Geçmişe bakalım: Fotoğraftan önce resim vardı. Resimde de nü vardı: Her dönemin ideal güzel kadın tipine uygun bir nü. Her dönemin ideal güzel erkek tipine uygun bir nü.

Demek ki nü, fotoğrafın tekelinde değil. Kaldı ki binlerce yıllık dans varken, zaten bunun mümkünü yok.

Susan Sontag, 1936’da Berlin Olimpiyatları’nda yarışan Alman erkek atletlerinin ve 1970’te Afrika’da zenci erkek savaşçılarının çıplak fotoğraflarını çeken Leni Riefenstahl’ı faşistlikle suçlamıştı. Doğrudur, faşistler insan bedeninin güzelliğini öne çıkarmakta çok ısrarlıdırlar ama bu durumda çoğu nü fotoğrafçısı da faşist olur, çünkü onlar bunun için bir de özel efektler kullanıyorlar. Riefenstahl ise, hepi topu Lubitel düzeyinde bir teknoloji kullanıyordu.

Nü, çıplaklıkta güzeli (adını ‘estetik / sanatsal’ koyarak) öne çıkarır. Oysa, bu bir yalandır. İnsan bedenlerinin % 99’u (aslında %o 999’u) çirkindir: Yağlıdır, pörsüktür, lekelidir, yamuktur, buruştur, şudur budur. Yalan söylemeyen nü(cü) de olabilir: 60’ından sonra kendi yaşlı erkek çirkin çıplak bedenini çeken otoportre-nü’cü: John Coplans.

Nü kadını öne çıkarır. Alternatif yok mu? Var: Yıllar önce bir takvim görmüştüm. Teması nüydü. 11 ay için 11 tane güzel kadın bedeni fotoğrafı vardı. En sonuncusu ise 2 Kırkpınar güreşçisine aitti. Bakar mısınız? Fatih Ürek Kırkpınar ağası olacak, Dünya geyler birliği oraya binlerce gey turist gönderecek. Cümbüşe bakar mısınız? Tarihe geçecek bir nü-foto şampiyonası olurdu: Kırkpınar güreşçileri çıplak, geyler kenarda çıplak, ortada ağa çıplak: Nü erkek orjisi fotografyası ve topografyası.

Nü, işte bu nedenlerle şeyselleştiricidir (reificative). Uzakdoğu Asya Metafiziği bedeni seks, savaş, ibadet, spor, dans ve tıp (iyileştirme) aracı olarak algılar ve kullanır. Oysa fotoğrafı icat eden Batı Avrupa materyalizmi bedeni metalaştırır. İkisinin, tersine diyalektiği yaratılsa gerekli. Yani iki karşısav, sentezlenmeye çabalanmadan, birbirinden uzakta etkileştirilebilmeli. Çıplaklığa özel herhangi bir şey yüklenmemeli. Nü fotoğraf da özel bir şey sayılmasa gerek.

Nü çıplaktır. Ancak ondan da çıplağı vardır: Cenin çıplaklığı ve deriyi sıyırıp ortaya çıkarılmış kas ve kemik çıplaklığı. Bunu insan kadavraları üzerinde sanat olarak icra eden ve sergileyen bir İngiliz mevcuttur.

Başa ve ters yöne dönelim:

Nü’cüler artık çıplaklığı özel efektlerle giydiriyorlar. Boyanmış bir bedenin, giysili bir bedenden farkı yoktur, zaten giysi gibi bedeni boyayarak bunu yapanlar da var.

Oysa gerçek çıplaktır. Gösterildiği üzere, nü sözde çıplaktır. Nü insanı gerçeğe götüreceğine, gerçekten uzaklaştırır. İşte tam da burada nücüler bizi kandıramaz, kendilerini kandırır:

Nü, pornodan daha adidir, banaldir, aşağılıktır, ‘kitsch’tir, arabesktir. Aslına bakılırsa porno-seks, bunların hiçbiri değildir ama neyse…

Kabe’m nü insandır ve nü güzel(liği)dir, demek; Kabe’m cehennemdir, demektir. Bırakalım nü’cüler, o cehennemin ateşinde çıplak çıplak, çirkin çirkin, yanlış yanlış kendileri yansınlar; kimseyi de yanlarında sürüklemeye kalkmasınlar. Kendi sahte cennnetlerinde boğulup gitsinler… Yaşamlarının, bedenlerinin, zihinlerinin, duygularının çirkinliğini birtakım satılık imajlar ardına gizlemeye debelensinler… İlah…

(16 Haziran 2005)


SEKSİ FOTOĞRAFLAMAK

Bir çiftin zifaf gecesi internette naklen yayınlandı. (Kaç vuruş aldığına ilişkin bir kayıt yok.)  Böylelikle erotik ve porno görsellik yeni bir mecra kazandı. Teşhircilik ve röntgencilik kaynaştı. Sahi, sizler kimin neyi nasıl yaptığını izler miydiniz? İzlediniz mi?

Seks nasıl fotoğraflanır?

Bir penisin bir vajinaya girmesiyle mi? Hangi penisin hangi vajinaya girmesiyle? Babanızın penisinin ananızın vajinasına girmesiyle değil herhalde, o kan davası konusu olurdu gibi. (Ancak porno oyuncular arasında evlenen varsa, çocukları kan davası çıkarmamış da olabilir, düşünsenize Behçet Nacar’la Arzu Okay’ın çocuğu önce anasıyla babasını, sonra da annanesini, babanesini, dedesini, babasını öldürüp dünya kriminoloji literatürüne geçmiş.)  Hele hele kendinizin doğmasına neden olan birleşmeyi izlemek kimi mutlu ederdi bilinmez. Sizi eder miydi? Etmez miydi?

Porno filmlerin, dolayısıyla fotoların çekimi sırasında, kadın oyuncular orgazm olduklarını beyan etmiş. Boşalırkene bile, çekim sırasında orgazm olduğunu beyan eden erkek oyuncu şimdilik yok.

Seks nasıl fotoğraflanır? Nü’den farkı nedir? Erotikten? Pornodan? Romantik kartpostal fotoları mı daha yalancıdır, porno fotoğraflar mı?

Bir tecavüz nasıl fotoğraflanır? ‘-lanır’ varsayalım, tecavüz edilerkene, orada durup yalnızca fotoğraflamanız, sizi hangi konuma sokar? Yanınızda polisler de varsa? Savaştaysanız askerler de varsa?

Seks nasıl fotoğraflanmaz?

Şimdiye kadar yapılmış tüm biçimlerde, porno olsun, erotik olsun.

Seks romantik bir konu değildir, insanların neredeyse hiçbiri seks yaptığı kişiye aşık değildir, fuhuş kastedilmiyor, evlilik kastediliyor. Seks estetik bir konu değildir, kötü kokulu ve acı tadlı bir şeydir ve bu fotoğrafa şimdilik aktarılamıyor.

Sahi, siz seksi nasıl fotoğraflarsınız?

Dipnot: Nisan 2005 itibarıyla fotografim com da en çok tıklanan yazının konusu seks, belirtirim.

Dipnot: 2: Yazı sözü geçen sitede Haziran 2005’te yayınlandı. Üstteki tarih o nedenle Haziran 2005 olarak değiştirildi.

(Nisan 2005)


‘SEKSİ FOTOĞRAFLAMAK’a OKUR TEPKİLERİ

‘Fotografim com’da Haziran 2005’te yayınlanan bu metne 6 ayda 20 okur yanıtı geldi (ve aynı sürede 2.000’den çok kez tıklandı). 2 tanesini seçtim.

·          

Yazıların da, fotoğraflar gibi tarzları varsa, bu yazı uslup itibariyle PORNO yazılar kategorisine girer. Gerçekten tiksindirici ve mide bulandırıcı bir yazı. Kalem tutmanın, yazar olmanın da bir adabı olsa gerek.

Not: (Tabii yazının tarzı bu olunca altına gelen yorumların tarzı da malasef farklı olamaz.)

Y. Ş.

·          

Once bir yorumlara yorum: Yazinizi begenmedimi anlarim, porno yazi olmus bir gorus acisidir sonucta, lakin ogren de gel, psikiyatriste gitsin yazar, bu adamcagiz buraya dadandi filan hic olmamis. Hani yazi hakkinda biseyler soyleyip, sonra bu sonuclara variliyor olsa, hadi bir nebze. Yazidaki gorusler hakkinda hicbirsey soylemeyen tek cumlelik bu tip yorumlar, sahsen bana sadece yorum sahibi hakkinda bir fikir veriyor.

Sanirim yazidaki anne-baba kismi bu tip yorumlari tetiklemis. Orasi olmadan da bu tip bir deneme yazilabilirdi, ayni mesru sorular sorulabilirdi ama yazar tahminimce provoke etmek istemis okurlari, bu kendimize itiraf etmenin, farkina varmanin degisik hisler uyandirdigi hayatin en gercek gerceklerinden biriyle. Kendi tercihidir sonucta. Basarili da olmus ama provokasyondan elde edilen hasila katma deger dusunce degil, refleks tepkiler boyutunda kalmis anlasilan.

Yazinin desmek istedigi mevzu bence bir adet keçede (‘kendisiyle çelisik deyis’, gavurlar ‘oksimoron’ diyor sanirsam), yani dort koseli ucgen gibi birsey. Soyle ki, bana gore cinsellik mahrem bir olaydir. Ortada bir 3. kisi (ve yahut N+1. kisi) varsa (fotografi cekecek) ben zaten onu cinsellikten saymam. Sayet 3. kisi caktirmadan, digerlerinin haberi olmadan, bu isi yapiyorsa, onun da tartisilacak bir yanini goremiyorum. O sahis bir okuzluk yapiyorsa, yapsin bana ne, ben niye kafami yorayim? Bu durumda son kalan ihtimal de, cinselligi eyleyenlerin fotografi cekmesi oluyor ki, eh sahsen onu da cinsellikten saymiyorum ben. Taraflardan biri eylem sirasinda mac seyrediyorsa veya elma soyuyorsa, siz ona cinsellik der misiniz?

Peki soyle bir senaryoya ne demeli?: 3. sahis yok, kuruyorum makineyi, oyle de bir makine ki rastgele bir anda otomatik olarak bir poz cekiyor. Bundaki sorunlar soyle, cinselligi eyleyenler makine yokmus gibi davranabilecek mi (zor biraz, sayet makinenin varligi olayi degistirecekse yine ben onu cinsellikten saymayacagim). Hadi davranabilecekler varsayalim, bu durumda da fotografi makine cekiyor, insan faktoru yok olayda. Yine tartisilacak, uzerine kafa yoracak birsey kalmiyor. Tabii isteyen, makineyi suraya kuralim diye tartissin dilerse.

Ozetle demeye calisirim ki seksi fotograflamak bir ‘keçede’dir, cunku fotograflanabilen seks zaten seks degildir, baska birseydir.

İ. P.


TÜRK PULİTZER’Lİ

Pulitzer Ödülü’nü fotoğraf dalında 2005 yılında kazananlar arasında bir Türk de var. Adı Murad Sezer. Fotoğrafın konusu, Irak’ta ölen bir ABD askerinin başında yas tutan ABD’li askerler.

Bu ödülü Yankiler bir Türk’e verdi. Aynı zamanda Küba Adası’ndaki ABD’nin Guantanamo Üssü’nde bir Türk’ü aylardır yalıtıp, işkence edip, hiçbir kanıt göstermeyip, serbest bırakmayan Yankiler. Irak’ta 100.000 sivili öldüren Yankiler. PKK’ye yardım edip en az 10.000 kişinin ölümüne neden olmuş Yankiler. Irak’ta en az 10.000 TC askerinin ve devamında belki 100.000 sivilin kendi topraklarında ölmesi, Yankiler tarafından istenen TC vatandaşı birine. Genç bir erkeğe. Askerlik çağındaki bir erkeğe. O savaşta muhabir yerine, savaşan ve ölen bir asker olabilecek birine.

Foto muhabirlerinin, özellikle savaş muhabirlerinin sorumlulukları hep tartışılır. Öldürülen birini fotolayacak mısınız, yoksa onun canını kurtarmak için müdahale zorunluluğunuz var mıdır? Silah taşımak ve/ya görev başında birini öldürmek hakkınız mıdır? İnsan hakları ihlalinden Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanan bir muktedirin, diyelim Miloseviç’in parasıyla çalışır mısınız; savaş suçu işletmiş ama yargılanmayacak Bush’un hizmetinde çalışır mısınız, onun desteklediği ödülü alır mısınız, onun iktidarını güçlendirir misiniz?

Bir sorumluluk zorla verilmez, gönüllü alınır. Bu arkadaş öyle bir gönüllü zorunluluk duyumsamamış. Gitmiş, yankileşmiş, yankileri kahramanlaştırmış, ödülü almış, meyvelerini yiyecek. Meşhur olacak, para kazanacak. Bravo ona; aksırıncaya, tıksırıncaya, patlayıncaya kadar yesin, bu han-ı iştiha onun... Yakında tank ve helikopter reklamı fotoları çeker.

De bu arkadaş Türkiye’ye gelecek mi (yoksa gelmeyecek mi)? Buraya gelince, ABD nedeniyle oğulları ölmüş binlerce ebeveynin yüzüne nasıl bakacak? Aldırmayacak mı? Nobel ödülü peşinde mi koşacak? Üstüne bir de oskarlık filmde görüntü yönetmenliği veya bir savaş filminde danışmanlık mı yapacak?

Birileri bu arkadaşla foto-röportaj yapsa gerek. Benim elimde değil, olsaydı çoktan denemiştim.

(Nisan 2005)
FOTOĞRAF ve POPÜLER KÜLTÜR

Fotoğraf şimdiki kullanım biçimiyle ve içeriğiyle bayağı bir popüler kültür ürünüdür. Arabesk müzik, evlerdeki dantel örtüler ve cam sürahili vitrinler, futbol, kaveye gitmek, televizyon programları gibi çoğu popüler kültür ürünü bayağıdır. Türkülerdeki binde birlik oran gibi ender olarak yüceleşirler. Altyapısal yaygın popüler kültürün de, üstyapısal kültürün de, bilimin de, düşünün de, sanatın da nitelikliliği erekbilimsel (teleolojik) olmasa da, istenilen bir durumdur. Tersi durumda bakınız bugünkü Türkiye oluyor: Bayağılığın bayrak yapıldığı toplu bir delilik.

Fotoğraf yaygındır. O kadar yaygındır ki artık cep telefonlarına girmiştir. Bu ülkede 30 milyon cep telefonu olduğu ve o kadar fotoğraf makinesi olmadığı düşünülürse, neyin kastedildiği anlaşılır herhalde. Bu yaygınlık onu kitlesel, dolayısıyla sonuçlarını da istatiksel yapmaktadır. Bu şu demek: Herkes aynı konuyu aynı biçimde fotolar.

Örneğin İstiklal Caddesi’ndeki tramvay. Ancak hiç kimse tramvayı içinden veya arkasından çekmez. İlla ki durup önünde poz verir ve klasik turist altkültürü ortaya çıkar: Şunun önünde ben, bunun yanında ben. Bu ruhuna cin girmiş mülklülüğün göstergesidir. Onunla aynı fotoğraf karesi içinde yer alınca onun güzelliğini satın alacağına ve güzelliğine sahip olacağını sanır insanlar.

Örneğin Rumelihisarı’nda yerli ve yabancı tüm turistler fotoğraf çektirirken 2. Köprü’yü fon alır. İnanılmaz çirkinlik abidesi, yalnızca bilmem kimin metresinin köşkü yıkılmasın diye ayaklarının kesildiği, çevreyi gürültü ve dumanla boğan bir garabeti fotolamanın hiçbir esbabı mucizesi yoktur. Derseniz ki: Piza Kulesi de yamuk ve herkes onun önünde de fotoğraf çektiriyor. Ben derim ki: Türk’ün neresi doğru ki bahanesi doğru olsun?

Fotoğrafın yaygınlığının bayağılığı en çok aile fotoğraflarında görülür. Herkes poz verir. Gülümser. Belki tüm ömrü boyunca gerçekten gülümsememiş insanlar sırıtır. Birbirinin etini yiyip kanını içen akrabalar bir düğünde damat ve gelinin yanında sıralanır. Mutluluğun resminin olamayacağını, aile kurumunun yanlışlığını kanıtlarlar.

Fotoğrafın yaygınlığının ikinci yönü medyasallığıdır. Haber ve reklam fotoğraflarının binlercesi her gün beynimizi işgal eder ama bize hiçbirşey anlatmaz.

Deneyin: Alın elinize herhangi bir gazete. Herhangi bir fotoğrafa bakın, sonra da altyazısını okuyun. İkisinin arasında genelde hiçbir ilinti yoktur. Neden? Çünkü sayfa sekreterinin fotoğrafla uzaktan yakından hiçbir ilintisi yoktur, bütün ömrü boyunca eline hiç kamera almamıştır, foto muhabirine ‘git şunu çek gel’ der. Eskiden karikatürleri çizenlerle altyazılarını yazanların ayrı kişiler olması gibi, kendince sansayonel olacak, dolayısıyla okuyucunun ilgisini çekecek birşeyleri altına uydurur. Sonuçta ortaya plajdaki çıplak iri memeli kadın fotoğraflarının altında, ‘Türk erkeklerine bayılıyorum’ türü abuksabukluklar çıkar.

Reklam fotoğraflarına gelince: Her zaman merak etmişimdir: Nasıl oluyor da, bu denli paraseven insanlar kendilerine hiçbir parasal yararı olmayan fotoğraf sonuçlarına katlanır? Bir manken fotoğrafı vardır, acaip ucube bir şeydir, bedeninin tüm parçaları birbirine oransızdır. O foto bir magazinde yer alsın diye o kadının atmadığı takla kalmaz.

Devamında: Bir metanın, diyelim bir otomobilin bir fotoğrafla cazip görünmesi mümkün müdür? Şöyle mümkündür: 11 yaşındaki ergenler onu güzel algılar. Ancak onlar herşeyi yanlış algıladıkları ve satın alma güçleri sıfır olduğu için reklam amacına ulaşmaz. Hipermarket broşürlerindeki etler o denli kırmızıysa, kesinkes kanserojen madde içeriyor, dolayısıyla onu satın almamanız gerekiyor demektir. Oysa, o reklamın amacı o malı size satın aldırmaktır.

Tüm bunlar nedeniyle fotoğrafın verimi pratikte limit sıfırdır. Zaten tüm sözü geçen fotoğraflar çöpü boylar. Önce kültürel kirlilik, sonra da çevresel kirlilik yaratırlar. İşte bu: Fotoğraf bir popüler kültür ürünü olarak zihnimizi ve kültürümüzü kirletir. Nasıl ki çevre kirliliği için önlem alınıyorsa, fotoğraf kirliliği için de önlem alınsa gerek.

(Nisan 2005)


YAŞAMI FOTOĞRAFLAYAMAMAK

Önbilgi: Bu metindeki alıntılar, Sinan Kaçır’ın fotografim com sitesindeki Mart 2005 tarihli ‘Hayatı Fotoğraflamak’ başlıklı makalesinden yapılmıştır.

Gündelik yaşamın ilk kültüroloğu Walter Benjamin, yaşamı boyunca yalnızca alıntılardan oluşan, yani tek bir satırını kendisinin yazmadığı bir kitap yaratmak (‘yazmak’ mı demeli?) istemiş. Ancak becerememiş, faşizmin ya da Alman Faşizmi’nin ilk kurbanlarından biri olarak 1940’ta ölmüş. Onun vasiyetini John Berger, ‘Görme Biçimleri’nde (Metis Yayınları) bir biçimde uygulamış: Bir tekini kendisinin boyamadığı ve fotolamadığı resimler kolajı ile...

Biz de bu anlayışı başka bir biçimde uygulayalım: Öncelikle, ‘yaşam’, ‘hayat’ değil...

Sonra ‘alıntı + yorum’ gitsin:

“Yaşam insanlar için ne ifade ediyor? Soru çok basit, insan hayatı nasıl algılıyorsa, aslında hayat odur.”

Hayır. Maviyi kırmızı görmen, onu kırmızı yapmaz, senin yanıldığını gösterir, ayrıca mavi sana anlatılsa bile, aymayacağını da...

 “Benim için yaşam, fotoğrafa bakmak, onu renklendirmek, kendi hayalimi gerçekleştirmek için boş bir tuvaldir.”

Sana boş bir tuval değil, faşizmle dolu bir tuval verdikleri için, sen kendi istediğini yaptığını sanırken, faşizmi yeniden üretirsin: Mussolini’nin siyah gömleklerini, Mehmet Ağar’ın 20.000 faili meçhulünü artı 20.000 kayıbını...

“Basitçe dünya sizin fırça izlerinizi bekliyor. Onu karalamayın lütfen, içinizi açan renklerle dizayn edin.”

Pardon yani, yatak odanızı  süslemiyorsunuz. Sözü edilen yer, koca bir dünya. Ayrıca, kim size ne hak verdi ki milyarlarca ETL’lik kredi kartı borcundan gayrı, haa bir de cephede ölmekten gayrı?

Yaşamın güzelliğini düzenleme isteği ve onu öyle fotoğraflama çabası faşisttir, çünkü yaşam olduğu gibiliğiyle çirkindir, insan çirkindir, Türkiye çirkindir, İstanbul çirkindir, sonuncusu üstüne üstlük faşisttir, yani Mussolini’nin Roma’sı ve Hitler’in Berlin’idir. Olanı olmadığı gibi gösterme çabası, iktidarla işbirliğidir, informatik-kognitif faşisttir. Yani bilgiyi azaltma ve/ya öldürme çabasıdır.

Yaşam sevilmez. İstanbul sevilmez. Bilgi sevilmez. Yaşanır. Devrim yapılmaz. Olunur. Ve ölünür. Fotoğraf da yapılmaz, ölünür, belki olunur da ayrı konu...

Bunu, yani yaşamı histerikçe sevmeyi kimler yapar? Bunu hezeyanlı gençler yapar: Bilgi ve zeka eksikli, öğrenme redli gençler. Yaşlılara 4 darbe vurmuştur, darbe vurgunuyuzdur. Gıkımız çıkamaz güzellik adına. Yaşadığımız işkencedir, elektriktir, sürgündür, şudur budur. Dolayısıyla ‘güzel’ diyemeyiz, ağzımıza sığmaz. Onu, ‘Coca Cola’, ‘Mc Donalds’, ‘Levis’ gençliği söyler. Bize, onlar da çirkin kaçar.

Hayatı değil, yaşamı fotoğraflarız. O da gerçektir, ‘hayatı fotolama’ yalanlarını yemeyiz...

Dipnot: E tabii genç, biraz daha iyi imla lütfen...

(29 Mart 2005)


FOTOĞRAFTA ‘GENDER CULT’

‘Gender cult’ genelde ‘erkek seksçiliği’ demektir, kadın ‘gender cult’ı da vardır ama şimdilik konumuz dışında kalır. ‘Ataerkillik’ ya ‘patriyarki’ denilen şey, kültürel herşeyin erkek bakış açısıyla biçimlendirilmesi demektir. Bunun proto-feodali olabilir, feodali olabilir, sanayi toplumu gerontokrasisi olabilir. Proto-feodalinde Şırnak’taki gençkız intiharları, feodalinde başlık parası, gerontokrasisinde mecliste üç beş kadın milletvekili olur. Daha da ileri gidersek, fütürolojik ve karşıt bir bakış açısı içersenmesi olarak, bir erkek yönetmen tarafından yaratılmış olan ‘Ghost in the Shell’ animesindeki, engin-yazılım dişiye aşık ama onun gibi siberuzaya açılamayan donanım-robokop erkek durumu da olabilir.

Sanatçılar, sanat dalları ve ürünleri düşünceden çok, duygulara yüklenir, o nedenle sanattaki cinsiyetçilik, bilimdekinden ve düşündekinden daha grotesk ve belirgin biçimde ayrımsanır. Örneğin sinemada erkek yönetmenlerin kadın tiplemeleri hep belirgin klişeler taşır, ‘ya melek ya fahişe’ gibi, o nedenle bilim kadınlarının öyküleri Holywood’da hala ilgi görmez veya Rosa Luxemburg’un yaşamını filme çekmek Almanya’da bir kadın yönetmene kalır. Türkiye’de kadın yazarlar Sevgi Soysal ve Tezer Özlü gibileri, erkek egemen sisteme başkaldırdıkları zaman cezalandırılırlar ve erken yaşta kanser olup ölürler.

Fotoğraf da, diğer sanat dalları gibi erkekçidir. Kadınların kadınları fotolamasında bile erkek değer yargıları (aksiyoloji) egemendir. Doğudaki kadın fotolandığında hep ezilen kadınlar fotolanır, PKK’deki Boğaziçi Üniversitesi’ni gönüllü terk kadın terörist değil (bakınız Dağdakiler, Metis Yayınları). Bu ülkede daha Osmanlı’dan beridir üç beş yiğit kadın kadın hakları için cansiperane mücadele ediyor ama ne oluyor? Ayşe Arman gibiler, nerede kadın haklarına zararlı kültürel rollerde ve statülerde kadın var, onları röportajlıyor. Üstüne üstlük, hamileliğini ve yeni doğan bebeğini Hülya Avşar gibi metalaştırıyor. Afife Jale’den Behice Boran’a sanat ve bilim kadınları unutturuluyor. Onların yerine Pakize Suda gibiler köşe yazarı yapılıp, her konuda kalem attırtabiliyor.

Kadınlar kadınları kadın konumları ve sorunları içinde fotolar ama bu statüleri kadınlar için erkekler inşa etmiştir: Evkadını, anne, zevce olarak kadının çektiği zulümden hep söz edilir ama siz hiç, hiç evlenmeyen ve (kısır olduğu için değil, bilinçlice seçerek) çocuk yapmayan, kadın otoportreleri ve/ya portreleri kitabı duydunuz mu ve/ya gördünüz mü? Bir kadın fotoğrafçı, fotoğrafta ‘gender cult’ten söz ettiğinde, feminist kadınlar ona karşı çıkıp, fotoğrafın evrensel olduğunu nasıl söyler? Bizim ülkemizde oluyor.

Fotoğrafta sevginin ve güzelin öne çıkarılması, erkek eliyle üretilmiş kadın imajı yoluyla kültüre dayatılan ironik bir ikilem. Dünyayı güzellik kurtaracaktıysa, bu kadar güzellik varken, insanların dünyası neden bu kadar dipte? Salya sümük çocuk ve buruş buruş ihtiyar fotoları neden bizi demokrasiye taşımıyor? Mutluluğun resmini 1960’ta Abidin yaptıysa, 45 yıl sonra bugün Küba’da durum neden berbat? Nerede Türk uzay mekiğinin, cep telefonunun, nükleer reaktörünün, uzay mekiğinin fotoları? Tanzimat’tan beridir hümanizm peşinde koşarken, neden bu kadar geç kaldık?

Tutumlar ve davranışlar kimi birbirinden farklı veya çelişir olabilir, çünkü yaşam dinamiktir ve kaotiktir ama bunun açıkseçik ifade edilmesi gerekli. Bugün Türkiye’de kendini demokrat zanneden çok faşist ve engizitör var. Kendini feminist zanneden nice matriyarkal / feminen faşist, Hürrem Sultan’lar var. Bu insanlar kültür iktidarında odaklara sahipler. İleri adımlar gericilerin tekeline bırakılamaz. Bunun yıkılması gerekli. Bu metin onun için yazıldı.

Dipnot: Yazar anti-feminist bir erkektir ve Türkiye Feminist Partisi ilkelerini yazmıştır.

(6-7 Mart 2005)


FOTOĞRAFLAR NE İŞE YARAR?

Bugüne dek 1 milyon reklamcının ve gazetecinin 1’er milyon, 1 milyar insanın da 1.000’er fotoğraf çektiğini kabul edelim. Böylelikle elimizde 1’er trilyonluk 2 altküme olmuş olur. Bu sayı artabilir de, eksilebilir de. Ancak eşitlik yaklaşık olarak korunur.

Peki, bu kadar çok sayıda fotoğraf ne işe yarar?

Amatörlerden başlayalım: Gelişmekte bir ülkede yaşamamıza karşın, kentlerde yaşayanlar için yukarıdaki sayı bizim için de geçerlidir. Homojen zaman aralıklarıyla çekilirlerse, bu fotoğraflar bir fotobiyografi oluşturacaktır. Eğer, gerekli bilgiler kartın arkasına veya bir kenara yazılmışsa, oldukça ayrıntılı bir yaşamöyküsü oluşacaktır. Ancak genelde böyle olmaz. Bir biçimde fotolar belli zamanlarda ve mekanlarda yoğunlaşır ama yaşamın en önemli bölümleri hiçbir kayda geçmeyebilir. O nedenle, eldeki  sıradan insan fotoğraflarının çoğu, informatik-kognitif açıdan oldukça kusurludur, kültürolojik irdeleme açısından pek işe yaramazlar.

Devam: Yine bu fotoğraflar gayrıresmi bir tarihçe yazacaktır. Seremoniler, giysiler, jestler, mimikler, pozlar toplamında, fotoğrafı çekilen kişilerin toplumsal kesimine ilişkin somut ve nesnel kayıtlar olacaktır. Örneğin, Türkiye’de çekilen fotoğraflarda hemen her 10 yılda bir poz verme biçimi değişmektedir. Örnekse, dizin hemen üstündeki bir etekle hafif yan dönmüş ve bir elini açarak ön taraftaki kalçasına bastırmış genç kadın pozu 1960’ları imler. Zaten saç kesimi de o yılların modasını kolayca yansıtır.

Geçelim profesyonellere: İyi iş çıkarmak adına, amatörlerin pek pek bir kaç kerede çektiği konuyu profesyoneller binlerce kareyle çekerler ama sonuç, ‘eğer o konuyu bir amatör çekseydi’den daha iyi olmaz pek. Neden böyledir? Çünkü zaten profesyonel fotoğrafçı da olsa, o insan sıradan biridir. Tarih ve popüler kültür bilinçsizliği açısından diğerleriyle aynıdır. Ara Güler’in çektiği İstanbul kareleri de hep klişedir, turistlerin çektiği de. O nedenle, İstanbul’un bazı semtleri onyıllarca hiç fotoğraflanmamıştır ama milyonlarca Ayasofya fotoğrafı vardır ve hepsi aynı açıdan çekilmiştir.

Bu fotoğraflar çektirenlerin işine yarar, mallarını satarlar. Çekenlerin işine yarar, pasta parası kazanırlar. Kaybedenler onları görenlerdir. Çirkinlikleri seyredip, bir de üste para öderler. O da yetmez, güzellik olsun diye, duvarlarına asarlar.

İkisinin arafını görelim bir de: Şu fotoğraf kurslarına gidip de, fotoğraf avına çıkanları. Koca İstiklal Caddesi’nde tramvaydan başka hiçbir şeyi fotoğraflamayan Japon turistler gibi, bu yarı amatör yarı profesyoneller de, en çok kilise severler, bir de olsun olsun kedi köpek. (En az 20 yıllık gözlemdir.) İşe yaramak bir yana, zaman, para ve libido zararından başka bir şey ortaya çıkmaz.

Tabii ki onların çektiği fotoğraflar onların işine yarar. Öncelikle, böyle aktivitelerde partner bulurlar, bu tür partnerler barda ya da internette bulunandan daha çekici gelir. Çektikleri fotoğrafları kelebek koleksiyonu gösterir gibi gösterirler, ilgi toplarlar. Ancak onların çektikleri fotoğraflar başkalarının işine yaramaz. Geçen yılki fotoğraf günlerinde onlarca fotoğraf içinde dişe dokunur bir tane bile yoktu.

Fotoğraflar, en çok fotoğraf koleksiyoncularının işine yarar. Çekenlerin ve çektirenlerin asla atfetmedikleri anlamları, koleksiyonerler tematik bir dizi oluşturarak fotoğraflara kazandırabilirler. Örneğin benim, 1880’lerden 1930’lara uzanan zaman aralığına ait, arkası genellikle yazılı, genç kız ve evlilik fotoğrafları koleksiyonum var. Onlarda Osmanlı’nın batışını ve Cumhuriyet’in yükselişini seyrediyorum. Cumhuriyet de battığı için, bu akış bana feci hüzün veriyor. (Ancak henüz Cumhuriyet’in batış foto perspektifini tasarlayamadım.) Cins-i latif gülcemalinde insan eliyle yaratılmış cehennemleri izliyorum. Oysa, o fotoların hepsi birer güzel anı olarak istendi. Üstelik, belki yıllarca da öyle işlev gördüler. Ancak, fotoğraflar bana ulaştığına göre, sahipleri epeyi süre önce ölmüş demektir. Artık onların öyküleri torunları tarafından bile unutuldu ve eğer fotolar bana ulaşmasalardı yok olacaklarından dolayı, onları hiçlikten kurtarıp onlara geleceğe yönelik anlamlar kazandırıyorum da demektir.

Fotoğraf bir işe yaramak zorunda mıdır? Daha genişleterek soralım: Bir yaşam bir işe yaramak zorunda mıdır?

Yanıtı okur kendi kendine versin.

(4 Mart 2005)


FOTOĞRAFIN SİYASALLIĞI

Fotoğraf siyasal bir sanattır.

Hobi fotoğrafları siyasaldır. Herşeyden önce, günde size bırakılan 3-4 saatı, aptal kutusu televizyonu seyretmekle eşdeğer olabilecek bir biçimde, yağmurda çamurda deklanşöre basmakla geçirmek, düzenin / sistemin sizi istediği gibi yönlendirmesini sağlar. Zihinsel bir etkinlik gösterdiğinizi sanır ama hiçbirşey yapmış olmazsınız. Oturup bir kitap okusanız, yaşamınız değişebilir, gerçekten öyledir, kitabına bağlı ayrı konu. Yaşamınızın değişmesi istenmediği için, size o hobiler sunulur. Üste bir de para verirsiniz.

Reklam fotoğrafları siyasaldır. Siyaset yönetir. Reklamlar da, 4-5 yılda 1 yapılan oy verme işlemi yerine, her gün kezlerce yapılan alışveriş eylemini yönetir, yani manipule eder. Sizi hiç gereksinmeniz olmayan malları almaya yönlendirir. Hangi insanın yılda 6 çift ayakkabıya gereksinimi vardır? Bizde herkes yılda ortalama bu kadar ayakkabı satın alıyor. Hangi işsiz insanın cep telefonuna gereksinimi vardır? Bizde 1 milyon kişinin var. 40 dolarlık donu giymek kime ne kazandırır? Bizde her yerde satılıyor. Bunların fotoğrafları olmasa, kimse onları satın almaya özenmezdi.

Fotoğraf propagandadır. Fakir evinde iftar açarken Müslüman demokrat başbakan fotoğrafı ‘best-seller’dır. Kapatılacak SEKA fabrikasının kapısında eski başbakan fotoğrafı yarı ‘best-seller’dır. Sosyal demokrat başbakan yardımcısının cenaze namazında saf durması orta karardır, durmasaydı ‘best-seller’ fotoğraf olurdu, muhtemelen de görevden alınırdı.

Fotoğraf, aynı zamanda en koyu siyasetin uygulandığı alan olan popüler kültürdür. Ünlülerin, mankenlerin, futbolcuların, sunucuların fotoğrafları milyonlarca genci alınteriyle çalışmak yerine, bir gecede sınıf atlama hayalleri kurdurup, yıllarca manipule eder. Onların giysilerine, parfümlerine milyarlarca YTL harcatır. Jestlerini, mimiklerini taklit ettirir, onları kurma bebeklere döndürür.

Fotoğrafın en keskin siyasal yönü, gerçekleri çarpıtmasıdır ki siyaset yalnızca bununla uğraşır. (Konu, ‘Fotoğraf ve Gerçeklik’ metninde bir başka açıdan irdelendi.) Gerçeği söyleyen ideoloji yoktur. En azından şimdilik yoktur, diyelim. Fotoğrafın gerçekleri çarpıtması, çoğul anlatımlılığının suistimalidir ve çok sık yapılır.

Yine de fotoğraf tarihtir. Yine de, fotoğraf ortaya çıkalı beridir bazı gerçekler artık saklanamamaktadır. Toplama kampları, savaş meydanları, evsizler, vd gözlerden uzak tutulamamaktadır. Polisler her ülkede adam coplamakta ve bunlar kayda geçmektedir. Ancak, çirkin fotoğrafları seven azdır, güzel fotoğrafların zihinsel ve kültürel yönetimini çoğunluk yeğler.

Yönetmeyen bir fotoğraf nasıl bir şey olurdu? İnanın bilmiyorum.

(2 Mart 2005)


FOTOĞRAF ve GERÇEKLİK

Aristo 2.350 yıl kadar önce 5 duyuyu şöyle tanımlamış: Görme, işitme, dokunma, koklama, tatma. 2.350 yıl sonra 5 temel duyu-dil şöyle tanımlanabilir: Görsel, işitsel, motor, kimyasal, sözel.

Görsellik; renk, ton, doygunluk, biçim, derinlik, devinim olarak algılanır. İşitsellik, tını, frekans ve genlik olarak algılanır; müzikteki (birebir olmayan karşılığı) karşılığı melodi, ritm-tempo ve harmonidir. Motor dil bedenin uzaydaki konumunu ve ‘kas-kemik-eklem-bağ’ bütünlüğünü algılatır. Kimyasal dil, tat ve kokunun yanısıra, tüm iç-duygu kimyamızı da kapsar. Sözel dil; dinleme, konuşma, okuma ve yazma olarak birbirinden oldukça farklı altkümelerden oluşur ama beyinde hepsi birbirleriyle koordinedir. ‘Ötesözel dil’ diyebileceğimiz, matematik ve mantık da sözel dilin parçası sayılır, çünkü ondan türetilmişlerdir, örneğin eskiden sayılar yerine harfler kullanılıyordu.

Matematikte, aritmetik en basit dolayımdır, sayılarla uğraşır, ‘2+3=5’tir. Soyutlama bir adım ilerler, cebir gelir, ‘a+b=c’dir. Soyutlama yine ilerler, analiz gelir, f’ (x üzeri n) = n x (x üzeri n-1) olur. Bu; bir elmadan, elma üretiminin yıllar içindeki artma-azalma eğilimlerini veya tersine belli bir süredeki elma üretimi toplamını hesaplayabilmeye yol almak olur. İnsanların çoğunun ömrünün tamamını ‘bu bir elmadır’ ile tükettiğine, ağaca bakmaktan ormanı algılayamadığına dikkat çekmek gerekmesin. Ancak, her ikisi de gerçektir ve gerçekliktir, vurgulayarak belirtelim. Yalnızca karmaşıklıkları farklıdır. Bir cimnastikçinin perendesini onda bir saniyelik pozlarla üstüste aynı kareye bindirdiğimizde, zamanın türevini almış oluyoruz ve kimi sinemanın beceremediği bir anlam bütünlüğü yakalamış oluyoruz. Tersine olarak da, ‘Run Lola Run’da Tom Tkywer 5 saniyede 15 karelik, değişen sinopsislerle bir çok foto-kısaöykü anlatabiliyor.

Hiçbir dil dolaysız değildir. Fotoğrafın görsel dili de dolaysız değildir. Dolayım açısından bir elma fotoğrafı, ‘bu bir elmadır’ tümcesiyle eşdeğerdir, bir soyutlamadır. Rene Magritte, bir pipo resminin altına ‘bu bir pipo değildir’ yazdığında, bunu negasyonla (mantık yoluyla) imler. Çocuk fotoğraflarının bu denli tutulmasının nedeni, yitirilmiş masumiyetlerin kültürel kirliliğini göstermesidir, varolan masumiyeti değil.

Fotoğraf yalnızca görsel dili kullanır. O nedenle resimle eşleniktir. Ayrıca, yalnızca ışıkla değil, sesle ve sıcaklıkla da fotoğraf çekilebildiği için, asallığı aşkınlaşır. Atomaltı ölçekteki uzayda fotoğraf çekilebildiğinde, yeni bir aşkınlık elde edilebilecektir. Görselliğin gücü, dış dünyaya ait bilgimizin % 80’ini onun aracılığıyla elde etmemizden gelir. Fotoğraf da bu gücü çoğunluk suistimal eder.

Toparlarsak: Fotoğraf dili, en basit anlatımdan en öte-anlatının karmaşıklığına dek seyredebilen bir spektrumda seyredebilir. Onu ve gerçekliği dogmalara, paradigmalara, sloganlara, klişelere indirgediğimizde bilgisel faşizme varrız: Güzelin ve hümanizmin faşizmine.

Sevginin karşıtı nefret değil, acıdır. Acının karşıtı sevgi değil, bilgidir. Bu açıdan bilgi sevgiye iki kez karşıttır. ‘Sevgi’nin yerine, ‘güzel’ de diyebiliriz, o zaman ‘nefret’in yerini ‘çirkin’ alacaktır, gerisi aynı kalır. Fotoğraf bilgiyle uğraşır, diğerleriyle değil, en azından artık 21. Yüzyıl’da böyle.

Not: Bu metin konuya yalnızca bir ilk adımdı.

(2 Mart 2005)


FOTO ‘SNUFF’ : 2

Sinemada yalnızca filme çekmek için adam öldürmeye ‘snuff’ denir ve ben buna belli koşullarda karşı değilim (farklı bakış açılı örnekler için bakınız: Bertrand Tavernier’in yönettiği Naklen Ölüm’ü (La Morte Directe) + 8 MM (oyuncu Nicholas Cage) + İspanya yapımı ‘Thesis’) ama günümüz koşullarında kesinkes yasaktır. Bu edim, deontolojiye ve hukuka karşı sayılır. Yine de kürtajlar, intiharlar, ötenaziler, idamlar, toplama kampları, Adnan Menderes’in ve Deniz Gezmiş’in asılması filme ve/ya fotoğrafa çekilir. Bunun farkı ne? Çok mu? Yok mu?

Fotoğrafta da aynı durum olabilir, ne de olsa sinemanın ikizi olan sanat dalı durumunda. Şimdi İkiz Kuleler’in yok oluş, pardon ediliş fotoğraflarına karşı mıyız? Ben değilim. Savaş fotoğrafçılarına karşı mısınız? Ben değilim. Karşıysanız, gazetelerde neden bunların fotoğraflarına bakıyorsunuz?

Bir hayal kuralım: Evren’in, Demirel’in, Çiller’in, Ağar’ın foto ‘snuff’ları elimizde. Keza, baba Bush ve oğul Bush’un da. Keza, 11 Eylül 2001’den sonra 500 milyar dolarlık silah ihalesi alan şirketlerin yönetim kurulu üyelerinin ‘snuff’ları da. Keza, insanları 100 milyarlarca dolar sağan ilaç şirketlerinin yönetim kurullarının ‘snuff’ları da. Ne olurdu? Kötü mü olurdu? İyi bir fotoğraf sergisi mi olurdu? Tarihe ibret mi olurd?

Vehbi Koç’un mezardan çıkarılmış naaşının ve Özdemir Sabancı’nın vurulmuşluğunun ‘snuff’ları korkutmadı mı sanıyorsunuz? O eylemi edenler asıl sonucu medyada görmek istemiyorlar mıydı? İstedikleri sonucu almadılar mı? Kim onları engelledi? Siz engelleyebilir miydiniz?

Düşman düşmandır. Ondan daha kötü olmanız gerekiyorsa, olursunuz. Haa, sonra gider idam olursunuz, afsız müebbed olursunuz, sürgün olursunuz, deli olursunuz ayrı konu.

‘Sıfır tolerans’ mı dediniz? Yetmez: ‘Negatif tölerans’ diyelim. Konudan cayarsam, beni de ‘snuff’ yapalım.

(1 Mart 2005)

Dipnot: ‘Foto ‘Snuff’ : 2’ ‘Foto ‘Snuff’ 1’in genişletilmiş halidir.


FOTO ‘SNUFF’ : 1

Sinemada ‘snuff’a (filme çekmek için adam öldürmeye) karşı değilim (örnek için bakınız: Naklen Ölüm, Bertrand Tavernier). Fotoğrafta da. Şimdi İkiz Kuleler’in yok oluş fotoğraflarına karşı mıyız? Ben değilim.

Bir hayal kuralım: Evren, Demirel, Çiller, Ağar’ın foto ‘snuff’ları elimizde. Keza baba Bush ve oğul Bush’un da. Keza, 500 milyar dolarlık silah ihalesi alan şirketlerin yönetim kurulu üyelerinin ‘snuff’ları da.

Koç ve Sabancı ‘snuff’ları korkutmadı mı sanıyorsunuz?

Düşman düşmandır. Ondan daha kötü olmanız gerekiyorsa olursunuz. Haa, sonra gider idam olursunuz ayrı konu.

Sıfır tolerans mı dediniz? Negatif tölerans diyelim. Konudan cayarsam, beni de ‘snuff’ yapalım.

(23 Şubat 2005)



DÜŞÜMDEKİ 10 FOTOĞRAF

Çekmiş olmak isteyebileceğim fotoğraf sayısı 10’dan 100’e çıkabilir veya 100’den 10’a inebilir. Bunların çoğu mümkün idi ama artık değil biçiminde. Bunlardan 10 tanesini örnekledim.

1.        Aristo-Lao Tzu röportajı. Aristo M.Ö. 384-322, Lao Tzu M.Ö. 604-531yılları arasında yaşamış. Karşılaşmaları mümkün değildi. Benim için Batı-Doğu sentezinin 2.500 yıllık simgesi durumundalar. Aristo İskender’in peşinden doğuya gitmiş. Lao Tzu iç savaşlardan dolayı Çin Seddi’ni aşıp batıya gitmiş. Aristo, Sokrat, Platon dizisinin son adımı. Lao Tzu, Sun Tzu, Konfiçyus dizisinin son adımı. Yani ikisi de üçleme. Mümkün olan herhangi bir batı-doğu permütasyonunu kabul edebilirdim.

2.        Adamın biri 42 kilometreden yeryüzüne pike yaparken. Böyle bir şey gerçekten yapılmış ve 4 küsur dakikada yere sağsalim inilmiş. Her 5 saniyede alınacak 50 fotoğraf tersine veya düzüne dizilerek çok güzel bir fotoğraf dizisi yapılabilirdi ki muhtemelen yapılmıştır ama sergisini duymadım.

3.        10 üzeri eksi 13 santimetredeki atomaltı ölçek. Şimdiye dek çekilen en kısa süreli fotoğraf milyarda bir saniye poz ile bir kimyasal reaksiyon fotoğrafı, mekansal ölçeği de 10 üzeri eksi 8 santimetre. Sözünü ettiğim ölçekte ise protonlar, insan bedenine oranla Dünya gezegeninin boyutlarında olurdu. Işık diye birşey kalır mıydı bilmiyoruz ama sesle ve ısıyla fotoğraf çekilebildiğine göre, bir yolu bulunacak elbette. Neden bu ölçek? Bildiğimiz anlamıyla evrenin o ölçeklerde hiçbir anlamı kalmıyor da ondan. Bu mikro sınır. Makro sınır da bir sonraki konu.

4.        Güneş Sistemi dışındaki dünya benzeri ilk gezegen. Bunun keşfedilmesi 10, dünya kadar açıkseçik fotoğraflanması 100, üzerine yerleşilmesi 1.000 yıl alabilir. Tam bir düş yani. Dünya gezegenini asla evim saymadım, kendimi de insan türüne ait saymadım. Çocukluğumda bunu kimselere söyleyemezdim. Sonradan öğrendim ki benim gibi düşünen uzaycı çok. Onların da benzer düşleri çok: Yazılım olmak, maddelikten kurtulmak, ölümsüzlük gibi.

5.        Kafa nakli yapılmış ilk insan. Bilindiği ve saklandığı kadarıyla 3-4 kişide denendi ama sonuç söylenmedi. Bu fotoğraf da muhakkak çekilmiştir. Ben çekmiş olmak isterdim.

6.        Ölümsüz ilk insan. Kafa nakli ve klonlama aracılığıyla insan türü ölümsüzlüğü yakaladı ama, deontoloji, hukuk, dörtlü felç gibi bazı sorunlar şimdilik çözülememiş durumda. Ancak ben ölmeden sorunların çözüleceğinden eminim, aynı zamanda ilk ölümsüz kişinin bunu saklayacağından da.

7.        Dünyanın ilk ateist partisinin kuruluş anı. Kendim kurmak isterim ama yasalar elvermiyor. İnanılmaz bir şey ama bildiğim kadarıyla dünyada ateist parti yok. AB’de bir sürü Hristiyan parti var ama ateist parti orada da yok. Türkiye’de kurulsa, acaba bomba patlar mıydı ya da şu anda yargılanan Galatasaray bombacıları beni öldürmek isterler miydi?

8.        Gerçekleşmiş 15 ölüm tehlikesi anında kendim. En son Kasım 2003’te Galatasaray’da patlayan bombaya çok yakındım. Bomba dolu kamyonet gözümün önünde ve burnumun dibinde tekerleğini patlattı, yolun açıklamasını bekledi ve sonra güm. Tanıdıklarım öldü ve yaralandı. Bana birşey olmadı ama 2 ay depresyon yaşadım. Bombayı ve beni aynı kadraja alacak bir açı vardı. % 1 saniyelik 50 fotoğraf gerçekten muhteşem olurdu.

9.        Ölüm anım. Devamında son ölümümden sonraki anlar. Öleceğim kesinleşince veya intihar etmeye karar verince, bu fotoğrafları kendim çekebilirim ama böyle bir şeye cesaret edebilecek miyim bilmiyorum.

10.     Doğum anım. Eh, sonun tersi de arzulanır bir şey. (Nekrofilik biri değilim.) İlk  fotoğrafım 5 aylıkken çekilmiş. Kendim çekemezdim ama doğum anımın fotoğrafı elimde olsun isterdim.

Neden bunlardı? Yanıt basit: Öncü olmayan sanat sanat değildir. Öncü olmayan fotoğraf fotoğraf değildir. Öncü mutlak değil, görelidir. Şimdilik öncü fotoğraf benim için bunlar. Gelecekte değişebilir, geçmişte de değişebilirdi.

(23 Şubat 2005)


FOTOĞRAF ÇEKİMİNDE 10 PLATİN KURAL

1.        Yaşamdaki varlık nedeninizi (raison d’etre) fotoğraf çekmeye başlamadan önce yanıtlayın. Biyografinizi tarihçe içine yerleştirebilin. Tarih bilinci edinin. Hümanist olmayın, artık işlevi kalmadı. Kesin gerekmedikçe insanlı fotoğraflardan uzak durun.
2.        Değişimlere açık olun. Yenilikleri izleyin. Holografik (üç boyutlu) fotoğrafa hazırlıklı olun. Fotoğrafın yanıltıcı olabileceğini, aynı olayda karşıt kanıtlar sayılabilecek bakış açıları olduğunu önceden bilin. Fotoğraf ağırlıklı olarak belgedir ama çok kısa enstantaneli değişkenliği onu belirsiz yapabilir. Belirsizliklere açık olun. Soruları yanıtlamayı bilin. Hata yapmaktan çekinmeyin. Değişimlerin ilklerinin çoğu hatalıdır.
3.        Neden seramiği değil de, fotoğrafı seçtiğinizi yanıtlayın. Aynı biçimde, neden siyahbeyazı ve renkliyi de. Dijitali veya selüloiti de. Kamera gövdesi ve lensinizi de. Aynı biçimde çektiğiniz fotonun ne işe yarayacağını da. Aile ve anı fotoğrafı bayağılığından kaçınmayın. Her işin gereksiz ayrıntıları ve sıradanlıkları olabilir.
4.        Neyi çekeceğinizi kamerayı elinize almadan kararlaştırın. Fotoğraf avı çok düşük oranlarda başarılı olacaktır. 3-5 yıllık süreler için duygularınıza seslenen, takıntılı konularınız olsun, onlarda uzmanlaşın. Böylelikle tek konuyu bir biçimde çalışırken, diğer konuları nasıl çalışmayacağınızı da öğrenirsiniz.
5.        Fotoğrafta ‘gender cult’ vardır. Bunu önceden bilin. Fotoğraf evrensel değildir. Hiçbir sanat, bilim, düşün dalı evrensel değildir. Yerzamanlar ve kültürel mod sınırları içinde görelidir. Fotoğrafta kadın ve erkek de görelidir, tıpkı resim tarihinde olduğu gibi. ‘Nü’ konusundan, fotoğrafı tam öğrenene dek uzak durun. Ticari erotiği ve pornoyu aşağılamayın. (Bunları yazanın bir erkek olduğunu da gözönüne alın.)
6.        Fotoğraf tarihini öğrenin ve bilin. Türk fotoğraf tarihini de. Geçmişin ustaları negasyon yolu ile size çok şey öğretecektir. Kaçınmanız zordur ama ustalara öykünmeyin.
7.        Fotoğraf seyredin. Takvim fotolarından ve Image Bank kataloglarından ders alın. Belleğinizde en az 100.000 foto olsun. Fotoğraf koleksiyonu yapın. Hem tarihçeye katkınız olur, hem başkalarının hatalarını yinelemekten kurtulursunuz. Hatta ileride fotoğraf müzesi kurulmasına katkınız bile olabilir.
8.        Fotoğraf yazıları okuyun, bunun için internetten yararlanın. Epeyi gereksiz fotoğraf çekmekten kurtulursunuz.
9.        Fotoğraf yazıları yazın. Çekme konularınızı daraltır ve düşüncelerinizin her an gözünüzün önünde olmasını sağlar. Çokdisiplinliliğin uzmanlığın yerine geçtiği bir döneme girdik. Sözel ve görsel dilin birlikte kullanımı size anlatım çoğulluğu katacaktır.
10.     Hiçbir edimsel ve kuramsal ustaya inanmayın, çırak olmayın, güvenmeyin, boyun eğmeyin, yolunu izlemeyin. Kendinize kaz çobanı aramayın, reçeteleri dinlemeyin. Başkalarının sizin yerine karar almasına izin vermeyin. Bu yazıyı da gerekirse pas geçin. 3-5 kırıntısı işinize yararsa, ne ala...

(20-21 Şubat 2005)


OTO/PORTRE

Dün ‘Geniş Açı’dergisinin ‘otoportre’ konulu sayısını (sayı: 13, 09-10.2000) okudum. Bu yazıya esin kaynağı oldu.

40 yaşıma dek 40 fotoğrafım birikmemişti. 1999 sonunda aldığım kalitesiz bir makina sayesinde fotoğraflarımın sayısı çok arttı. 1981-1983 arasında da fotoğraf makinem vardı ama nedense kendimi pek çekmemişim. Bunların içinde benim portrem veya otoportrem sayılabilecek fotoğraf sayısı 10-20 arasındadır. 25 yılda 8-9 yıl fiili fotoğrafçılık ve sonuç bu.

Bunlardan:

1965, 1984 ve 1992 tarihli ve başkasının çektiği 3 foto tam da o anki beni yakalar. Birincisinde, fotoğrafçıyı iğneci sanmıştım. Ağır hastalıklı dünyaya küskün çocuk bakışım ve büyüklerin yalanlarına inanmayışım çok önemli. Fotoğraf bende. İkincisinde 1983 işkencesi ve aldatılarak terkedilmesi ertesinde çekilmiş bir fotoğraf. Bir kamyon önündeyim. Kamyon da benim gibi haşat vaziyette, zaten yürüyeceği de kuşkulu. Tonlama çok yumuşak, çünkü gündoğumunda Kuruçeşme civarında çekildi. Fotoğraf bende değil. Üçüncüsünde, yanımda bir kadın var. Aramızda da imkansız bir aşk. Fotoğrafı her ikimizin de arkadaşı olan bir kadın çekti. Bakış açılarımız aykırı doğrular. İkimiz de acı çekiyoruz. Renkli. Fotoğraf bende değil.

1982 baharında birinci otoportre. Lubitel marka makinayla kurulmuş pozda havada kendimi çektim. Adı ‘Uçan Ben’. Gerçekten  mutluluktan uçuyordum. Fotoğraf yitti. 2001 baharında ikinci otoportre. Şimdiki makinayla yakın mesafeden çekilmiş. Ben azıcık bulanığım. Fonda Rumelihisarı ve ikinci köprü. Gözlerim kapalı. Uzun sakallıyım. Tam da şimdiki benim: Yaşlı, yorgun. Renkli. Fotoğraf bilgisayarımda.

Öyleyse:

En iyi portre otoportre değildir veya bir insanı diğer bir insanı o insanın kendini anladığından daha iyi anlayabilir ve gösterebilir. Son 2 portremi çekenler beni iyi tanıyordu. O anki haleti ruhiyyemi gayet iyi biliyorlardı. Bu durumda olup da, beni çekip de anlatımı yakalayamayan da çok.

Otoportreye gelince:

İnsanın kendini anlaması bir derece daha kolay. Anlatması da daha kolay. En azından ben sürekli günce tutan biriyim. Anı belleğim de güçlüdür, ilk gördüğüm rüyayı bile anımsarım. Kendini anlatmaya gelince, halihazırdaki o anı yakalayamayabiliyorsun. Örneğin, benim ilk yazımın yayınlanma deneyimimi yaşadığım ‘Yeni Olgu’ dergisinden kalan bir tek fotoğrafım yok. Oysa, çok özel bir duygu durumundaydım: 4 yılla yargılanıyordum ve yaşamımda ilk ve son kez iki sevgilim vardı. Buna bir de yazarlık başlangıcını ekleyelim. Elimde bir makina olsaydı o zamanki anı yakalardım gibime geliyor. Ancak koşutunda şu şerh var: İlk kitabımı yayınlanma deneyimini yaşadığım şu son 1 aydır otoportremi yakalama eğililim yok. Sanırım görünümüme de yansımadı. Kendi kitabımı bir kitapçı rafında görünce, yıldırım yemiş gibi olacağımı sanıyordum. Değilmiş, belki çok geç gerçekleştiğindendir.

45 yıl 5 an. Bence yine de iyi. 6 ayda bir travmatik metamorfoz yaşayan biri olarak ‘portre+otoportre’ toplamım 100’ü bulmuş olsaydı, sanırım bundan rahatsız olurdum. Örneğin, 20 sevgilimi birden anımsamak bende mide krampı yapardı. 15 yıllık Bayazıt portrelerimin bazıları var ve şu an onları anımsamak bile ellerimi titretti. Ancak, Boğaziçi ve AFL fotolarımı, o dönemki arkadaşlarımın tümünün şimdiki durumundan tiksinsem de hüzünlü bir hoşlukla anımsıyorum ve saklıyorum. Yaşamım boyunca çekilen neredeyse tüm fotğraflarımı anımsıyorum. Örneğin 1977 baharında bir Abant gezisinde çekilmiş eşek sırtında fotoğrafım var ki 4 yıldır hala sahibinin benim için bir kopya daha çoğaltmasını bekliyorum. Annem ve babam öldükten sonra onların fotoğrafına ağlamadan bakabileceğim kanısında değilim Kötü bir evlat olmama karşın, ölümlerini düşünmek bile şu an gözlerimi yaşarttı.

Dergideki onlarca örnekten, yalnızca 60 yaşı sonrasında kendini fotoğraflattıran John Coplans birşeyler ifade etti bana. Hele Türkler feciydi. Günde 3 öğün gürgen sopasıyla dövecen ahmakları.

Konunun çok kolay görünüp, aslında çok zor olduğunu belirterek sözümü bağlıyorum.

(25 Aralık 2004)


FOTOĞRAF ÜZERİNE SERHAN TÜRKYILMAZ İLE ELEKTRONİK YAZIŞMALAR

GENEL

Serhan, elindeki malzemeleri çok güzel anlatmışsın. Bilmem ayırdında mısın? Neyin fotoğrafını çektiğini, çekmek istediğini, çekilebilir artı çekilesi bulduğunu ve nedenini, çekmiş olduğunu hiç belirtmemişsin.

‘Toparlama’ metninde belirttim.  Sanatta ne, bence nasılın her zaman önündedir. Zaten nasıl, herşeyi ne olarak mümkün kılmış durumda.

Sonra; ‘neden fotoğraf çekersin?’, ‘neden sanat icra edersin?’, ‘neden var olursun?’, bunları da belirtmemişsin. Örneğin, ne kadar fotoğraf yazısı okuduğunu, ne kadar fotoğraf birikimin olduğunu da belirtmemişsin.

Şimdi, bana bunları belirtme. Bunları kendine açıkseçik listele. Gerekirse, bir kenara not al. Böylelikle, benim ‘doğrusal programlama’ dediğim sınırlar, senin için de çizilmiş olur. Eğer, yeterince üzerinde düşünmüşsen, elinde çok az hareket alanı kalacaktır göreceksin.

Bir milyon fotoluk belleğim vardır. İnan, içinden 100 tane en iyi çıkarabilir miyim bilmiyorum.

Sanat verimsizdir. Yaşam verimsizdir. İnsanlar nedeniyle.

Kolay gelsin.

(19 Şubat 2005)

·          

OTOPORTRE

‘Oto-muerte’nde yabancılaşma ve şeyselleşme (reification) görüyorum. Gözlerim beni yanıltmıyorsa, o bir vitrin mankeni. Benim gibi anti-hümanist biri bile, kadraja kendiyle birlikte doğa koyarken, senin yalnızca bir eşya, bir öznenin yerine üretilmiş bir meta (şişme bebek gibi) koyman, balansının kaymış ve balatanın hafif sıyrılmış olduğunu gösterir. Bence.

Eh, sürpriz değil. Yankiler olsun, 1980 sonrası TC kuşağı olsun, bu dertten muzdarip, dolayısıyla pekala gerçekçi olduğunu söyleyebiliriz. Durumun resmini çekmek yerine, belki durumu değiştirmekle uğraşabilirsin. Yoksa, kakasıyla oynayan çocuklar gibi, pislikten ve dekadanstan hafiften zevk almaya başlayabilirsin ki bu durum burjuvaların başına sıkça gelir.

Resimde teknik hata yok, çünkü basit bir konu. Haa, bana kalsaydı, ikinizi kadrajın 4-9’da birine küçültür, sağ alta kaydırır (solağım) ve kamerayı senin sağ omuzunun 1 metre arkasından ve üstünden (ikisi de) tutardım. Böylelikle tam yabancılaşma efekti olurdu gibime geliyor. Metalaşman, küçüklükte ikinizin eşdeğerliğiyle ortaya çıkmış olurdu. Şimdi ise, vitrin mankeni senden daha çok dikkat çekiyor.

Böyle bir eleştiri işte.

(4 Mart 2005)

·          

HODRİ MEYDAN  : 1

Selam Reha,

MOmur'un dijital fotolari nasil bilmiyorum. Sadece acI bir sekilde elestirdigini biliyorum. Birileri bana Momur’un fotolarini yollarsa, yada o fotolara bi link gonderirse cok sevinirim. Kisacasi, elestirinde hakli veya haksiz oldugunu soyleyecek durumda degilim. Bir hafta kadar once bir portreni gondermistin. Eline elestiri palasini alip onune geleni bictigine gore, palanin ucu sana biraz dokunursa irkilmezsin sanirim. Yakisikli cikmis olmana ragmen, diger tum acilardan berbat bir fotograf! Oncelikle acayip bir sekilde ‘over-exposed’. Kusura bakma fotograf terminolojim ingilizce olacak, turkcelerini bilmiyorum.

Kompozisyon kotu. Ayrica alan derinligi sorunu var. Fotografi kim cektiyse pek iyi bir is yapmamis. Negatifi tarayan zat-i muhterem ise hicbirseyden anlamiyor. Ekranin renk kalibrasyonu diye birseyi var abicim. O kalibrasyonu yapmazsan, negatiflerin esek kici gibi cikar. Iyi bir misalini gondermissin bize netekim. Ayrica pigment filtrelemesi cok iyi olmamis. Bir fotografin iyi olmasi icin, tabii ki illa mukemmel bir teknikle cekilmis olmasi gerekmiyor. Ama gene de belirli minimum teknik sartlari saglamasi gerekiyor. Bize kendi cektigin resimleri gonderir misin? O zaman fotografiden ne kadar anladigini goruruz. Bu konuda kalibinin adami cikarsan, onunde egilecek ilk kisi ben olacagim!

Devami gelecek...

(19 Şubat 2005)

·           

HODRİ MEYDAN : 2

Selam Reha,
Haliyle ben de elestiriye acigim, yakinda sana iyi bir firsat verecegim. ‘usefilm.com’da bir hesap aldim sonunda. Bir-iki hafta icinde oraya 5-10 foto yuklerim, sen de palanla beni bi guzel bicersin.
Siyah-beyaz calisiyorum. Kendi karanlik odam var. Karanlik dolap desen daha iyi. 1.5 m boyunda, 90 cm eninde, 2.5 m yuksekliginde bir dolabi isiktan izole ettim. Icine 50 yillik bir Eastman-Kodak enlarger attim. Once almakta kararsizdim bu enlarger'i (agrandizor?). Fakat acip lenslere baktigimda alete asik oldum. Inanilmaz iyi basiyor. 35 mm ve 6X7 cm ebatlardaki negatifleri basabiliyorum. 50 ve 100 mm'lik enlarger lenslerimin iclerine biraz yag sizmis,
cok hos ve cok hafif bir "soft focus" etkisi yapiyor. Daha cok abstract calismaktan hoslandigim icin fena olmuyor. Su anda bir Canon EOS 3000N kullaniyorum. Standard bir 35-70 mm zoom lensim var. Bir ara 75-300 lensim vardi, onu 2x bir buyutucuyle kullanip 600 net effektli bir lens gibi kullaniyordum. Fakat optik kaliteyi begenmedim, sattim. Ilford HP5 negatif
kullaniyorum. (Bu arada Ilford iflas etti... Ne kadar uzuldum bilemezsin.) Kodak Multigrade V kagit kullaniyorum. Dektol, D-70, stop, fix, foto-flo filan hep Kodak. Gerci kimyasallari kendim de hazirlayabilirim. Lab’da hidrokinon, gerekli borat tuzlari filan hepsi var... Ama tembellik iste.
Dijital fotografiden hoslanmiyorum. Ozellikle siyah-beyaz kalitesini sevmiyorum. Ucuz bir 35 mm SLR kameranin kalitesine ulasmak icin en az 7-8 MP bi DLR kameraya ihtiyac duyuyorsun. Tabi medium formata gecince isler iyice cetrefillesiyor. 6x7 negatiflerin kalitesine dijital olarak ulasmak zor, en az 15-20 MP DLR cameraya ihtiyac var. Param olursa elden dusme bi Hasselblad 501CM almayi planliyorum (800-1.200 USD). Simdi bunlara dijital backler satiyorlar, sanirim Leaf iyi bir 26 MP uretti. Ama fiyati 10.000 USD... He he.

Kisacasi dijital fotografi daha pahali, daha uzun zaman aliyor, daha zor. Bir tek kaliteli dijital baskinin fiyati 2-5 USD arasinda degisiyor! Tam tutturmak icin, eh 5-10 arasinda baskiya ihtiyac duyuyorsun. Eger cok basarsam, klasik yolla bir baski 25 cente filan geliyor. Siyah beyaz calistigim icin, negatifi isiklandirma konusunda epeyce iyiyim, o yuzden karanlik odada maksimum 3 kagitla calisilabilir bir fotograf elde ediyorum. Sergi kalitesi istersen, tabii fotograf basina 1 gun filan ugrasmak lazim, iste ‘dodging-burningle’ filan da istigal etme ihtiyaci hasil olursa.

Iste boole boole abicim... Sonra devam ederiz...

(19 Şubat 2005)



MEHMET ÖMÜR SERGİSİ İZLENİMLERİ

BİR SERGİDEN İZLENİMLER : 1

Fotoğraflar, herhangi bir İstanbul karesine, dijital kamerada deklanşöre basıp, bilgisayarda ‘photoshop’ta birkaç tuşa basarak alınan görüntüler. Kartpostaldan çok poster ebadına uygunlar, çünkü küçük ölçekte renk ayrımları pek görülmez. Renkler asıllarından çok doymuş, biraz ‘false colour’. Onlar için kullanılacak ‘güzel’, ne çirkin bir sözcük.

Galeri Nişantaşı’nda. Nişantaşı Türkiye’nin galeri merkezidir. Doğma büyüme Nişantaşılılar, asıl İstanbullu olmakla övünür. Lüks bir semttir. Türkiye’nin kaymak tabakası orada yaşar.

Bu tabaka sergideydi. AFL’liler de vardı. (Mehmet Ömür ve ben AFL mezunuyuz.) Ben de vardım. 100’ün üzerinde açılış kokteyli yaşadım. Hepsi de üzerimde travmatik etkiler bıraktı. Grosz karikatürleri gibiydi. Şarkıcı Esin Afşar vardı. Akademisyen fotoğrafçı Mehmet Bayhan vardı. Şarap vardı. Herkes çirkindi, ben de. Herkes aptal ve cahildi, ben değildim. İnsanların sürü davranışının kokusu bile olmalı. Bu parti-kokteyl kokusu idi.

Galeri sahibi tebrik için gelen çiçekleri fotoğraflarla uyum için de yerleştirtti. Cenazeyi anlarım ama bir sergiye neden çiçek yollanır ki? Sokağımdaki çiçekçinin o natürmortları nasıl hazırladığını ezberledim neredeyse. 5 dakika için 5 saatlık bir zanaat. Eh, bu da Grosz’luk bir durum.

Sergide spontane notlar aldım. Onları burada yazmayacağım. Bir tanesi, siyah-beyaz fotoğraflardan sıkıldığını şöyle dilegetirdi: “O ne öyle, kara kara?” Tabii, Çingene pembesi, Kürt yeşili İstanbul’a yakışır, güzel güzel.

Konu manyağı bendeniz olarak, Mömür diye başka birini kutladım. Sonunda 2 AFL’li sağolsun yardım etti, biri kim olduğunu gösterdi, biri tanıttı.

39 fotoğraf vardı. 6’ar adet basılmışlar. Hepsine yakını satıldı. Hepsinin fiyatı sabitti: 175 M. Neredeyse tüm kitaplarımı bastırabilecek bir hasılat eder.

Galerinin az ilerisinde Uluslararası Af Örgütü’nün bürosu var. Onların da tüm yıllık masrafları eder.

Ne demeli? Alan razı, satan razı. Bana yalnızca yazmak düşer.

(29 Eylül 2004)

  •  

BİR SERGİDEN İZLENİMLER : 2

İstanbul çirkin bir kenttir.

İstanbul’u güzel suretlemek yalan söylemektir. İstanbul’u güzel suretleyen bir fotoğrafçı aynı zamanda bir doktor ise, onun ettiği hipokrat yeminine inanmam.

Sanatçı gerçekçi olmak zorunda mıdır? Sanatçı hiçbir şeyin zorunda değildir. Herhangi bir insan hiçbir şeyin zorunda değildir. Ancak, tüm insanlar yaptıklarıyla değerlendirilirler. ‘Yargılanırlar’ da denebilir.

Batan bir cumhuriyetin zirve vatandaşlarıyız (AFL’liler). On binde birlik zekamız gibi, on binde birlik kültürlülüğümüz de var ki birbirlerini gerektirmezler.

İstanbul’un 100 semti, 1.000 mahallesi var. Bunlardan 5 semt, olsun olsun 15 mahalle güzeldir. Bunlardan 10 semte ve 100 mahalleye bizler can, mal ve ırz güvenliğimiz nedeniyle giremeyiz.

İstanbul gerçeği budur. Rumelihisarı’nda 15 yıl yaşadım, oraya taparım. Ancak, oğlancısını, torbacısını, kaçak villasını, altın vuruş yapan eroinmanını, 1955 ertesinde Rumlar’dan el konan arazilerini, öğrencileri kazıklayan evsahiplerini, bela polislerini, esrar içerken burada yakalanan Yıldız Tilbe’sini suretlerim, çünkü gerçek budur. Haa, bir de orada gözlerim kapalı kendimi... Suratımda bok gibi bir ifade ile... Arkamda utanç verici ikinci köprüyle... Daha yakında arkamda, boklu suyla karides yıkayan, iskele üstü kaçak meyhaneyi de...

Geleneksel-öncü sanat ayrımı üzerine uzun bir metin yazıyordum. Sergi bunun üzerine geldi. O nedenle metin biraz ağır oldu.

Öncü olmayan sanata ‘sanat’ demem. 500 sergi salonunda yılda 5.000 sergi açılıyor. 5-10’u sanattır, gerisi zanaat bile değildir.

Mömür’ün fotoları, Diane Arbus’un New York acuzeleri yanında sakil kaçar ki bu kadın ‘Vogue’ dergisinin manken fotoğrafçısıyken onları fotoğraflamaya kaymıştır.

Öncü sanat her zaman o yeranda gerçekçi olarak algılanmayabilir, hatta kimi gerçeklerden kaçabilir de. Bir kaçış süreci sayılan bilimkurgu romanın bugün tam da gerçekleri dile getirmesi gibi, modern resim tarihi de Avrupa kültürünün parçalanmasını 50 yıl önceden imledi.

Burjuvazinin güzele, imgesine, metasına, şey(selleşmes)ine (reification) sığınması çirkinleştirdiklerini görmezden gelmesidir. Nişantaşı cemaati 4 darbeyi de destekledi, daha ötesinde ondan nemalandı. Bugün faşizmin ve engizisyonun göbeğindeyiz. Nişantaşı sokaklarına heykel dikerek, galeri kurarak İstanbul’un % 95’lik cehennemi örtbas edilemez. Nişantaşılılar’ın beslemeleri, kapıcıları, hademeleri bugün zenginkondulu olarak İstanbul’u öldürmüş durumda. Nişantaşılılar’ın dedelerinin köşklerinin bahçelerinde onlarca gökdelen var ve şimdiki torunlar onların pastasını yiyor.

Tüm bu nedenlerle İstanbul çirkin ve onu güzel suretlemek zaman aşımsız insanlık suçudur.

(4 Ekim 2004)

  •  

BİR SERGİDEN İZLENİMLER : 3

Güzeli savunmak neden insanlık suçudur?

Güzel, insanların tamamına yakınına hiç uğramaz, aşk gibi. Yaşam genelde sabit toplamlı bir oyun olduğu için, sizin artan güzeliniz, başkasının artan çirkinidir. Sizin 10 kişilik villanız, balık tutamayan ve deniz havası alamayan 1.000 kişi demektir. Sizin güzel sevginiz, sergilenecek galeri bulamadığı için resim yapmaktan vazgeçen 10 kişi demektir ki böyle en az 3 kişi tanıyorum. (Resim yaptırılmadığı için intihar eden ve ölen de tanıyorum.) Haa, kendi güzelinize kendi mekanınızı üretirseniz, elinize sağlık.

Devamında: Güzel pahalıdır. Güzel elbise 5 kat fiyat demektir. Güzel manzaralı ev 10 kat fiyat demektir. (Güzel İstanbul fotoğrafı, alıcı hesabıyla 20 kat fiyat demekmiş, sergi sayesinde öğrendik.) Herkes bunu  ödeyemez. Onun yerine, burjuva olarak elinizde çokça bulunanlardan 1 tane güzelinizi feda ederek, 100 kişiye 0,01 güzellik de verebilirsiniz, fitre-zekat niyetine ya da insaniyet namına. Biliyorsunuz, sonunda gelip hem güzelinizi alıyor, hem de adamın derisini yüzüyorlar, küçük burjuvanın çıkarı için söylüyorum. Eski güzel İstanbul öyle oldu.

Çok zeki insan oranı on binde bir ise, çok güzel insan oranı da öyledir, yani güzel azdır. Dolayısıyla toplamda güzellik, elde etmeye değmez bir şeydir. Doğruluk ve iyilik daha çok bulunur, bedavadır ve sahip olmaya değil, yaşamaya değer.

İnsanlar güzelden zevk alırken, iyiden ve doğrudan pek zevk almazlar. Güzel satın alınabilir, iyi ve doğru satın alınamaz. O nedenle güzel, iyiyi ve doğruyu öldürür, fiyatı düşmesin, yalanı ortaya çıkmasın diye.

O nedenle güzeli savunmak insanlık suçudur. İyi ve doğru olmadan faşizm olur, engizisyon olur, şimdi olduğu gibi. Naziler’in güzeli sevdiğini anımsayalım yeter.

50 yaş civarında eğitimli, aklı başında ve yetişkin insanlar olarak, Türkiye’nin bugünkü koşullarında iyiyi ve doğruyu güzele feda etme lüksümüz yok. 1. Cumhuriyet nicedir, aslında 1938’de bitti. Türkiye adıyla anılan bir öncü sanat akımı umuyorsak, 2. Cumhuriyet’in kültürünü bir an önce kurmaya başlayıp, 50 yıl boyunca çift mesai çaba göstermemiz gerekiyor. Bu da güzelin katkısıyla olmayacak.

(6 Ekim 2004)


FOTO BEYOĞLU

Laleper Aytek’in ‘Yakın’ başlıklı fotoğraf sergisine gittim.

İzlenimler:

Bir: ‘Foto uzak’ olmuş.  Hem ‘anti-zoom’ anlamında, hem de konusuna zihinsel odaklaşma anlamında...

İki: ‘Foto ünlü’ olmuş. Müjde Ar’da veya Fatih Erdoğan’da yakınlaşacak değil, uzaklaşacak birşeyler var.

Üç: ‘Foto egzantrik’ olmuş. Kafa derisi fermuarlı çocuk, geçenlerde ölen eroinman kız, maruf tinerci...

Dört: ‘Otoportre yakın’ olmuş. Bravo...

İki tane Laleper Aytek olduğunu sanmıyorum. Kendisiyle, 1980 civarında üniversitede birlikte matematik dersi almıştık. Gönlümü hoplatırdı. Sanırım, bir sınavda ona kopya vermiştim. Kışları çok üşüdüğü için, yünden örülmüş burunluk takardı. Gözleri bal rengiydi.

Neden bir kadın yirmisinde canlı ve kırkında ölü oluyor? Beyoğlu’nda dolandığım için, yaşıtlarımdan onlarcasını görüyorum. Treni kaçırmış ve bunun için başkalarını suçlayan o fiks menü bakışlar... Otuz beşinde edinilen veletler...

Aytek’in otoportresinde de aynı yılgınlık vardı. Birinin kadınlara savaşmayı öğretmesi gerek.

(Ağustos 2003)


FOTOĞRAFTA NİÇİN, NE ve NASIL : NESNEL-ÖZNEL MELEZİ BİR DENEME


Giriş


Fotoğraf, göreli olarak çok yeni bir sanat. Yıllarca da sanat sayılmadı. Ancak: En basitinden belgesel sinema nasıl sanatsa, belgesel fotoğraf da bir sanattır. Haber fotoğrafları, ‘Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’ romanının yapamadığınca, milyonlarca insana savaşa karşı tavır aldırdı. Moda fotoğrafları, bedensel güzeli yücelteceğiz derken, tiksindirici bir duruma soktu.

Tüm sanatlarda olduğunca, fotoğrafta da zorunlu kurallar yok, uygulanabilir bazı ilkeler var. Bunlardan bazılarını  bir bakış-seyir açısıyla izleyeceğiz.

NİÇİN


‘Neden sanat eylemek?’ ve/ya ‘niçin fotoğraf çekmek?’ sorusunun öznel yanıtı, aynı zamanda ‘neden varım?’ (: raison d’etre : varlık nedeni) sorusunun da karşılığıdır. Aslında olağan ve eğitimli insanların da, sanatçı olmaksızın bu soruyu sormaları ve yanıtlamaları uygunsa da, bu durum pek gerçekleşmez.

Bir insanın fotoğrafçılık kaygısı ne olabilir? Savaş belgeselcisi James Nachtwey, bu soruyu şöyle yanıtlıyor: Haksız savaşların acı yüzünü gösterebilmek. Haklı savaşların ne olabileceği sorusunu ise sormuyor ve yanıtlamıyor.

Lütfi Özkök, aslında edebiyatçı olmak istediğini ama gelen talepler nedeniyle, yıllar içinde bir edebiyatçı fotoğrafçısı olduğunu ifade eder.

Diane Arbus, podyum mankenlerinin güzelliğinden, New York acuzelerinin çirkinliğine kayarken, dürüst olmak istediğini belirtir.

Her yıl onlarca, belki yüzlerce kare çeken yüz milyonlarca turist, gerçekleri belgelemek değil, varolmayan soyutluklarını (diyelim biyografilerini) tarihçeye yerleştirme debelenmesini sergilerler (‘piramitler önünde ben’, ‘uzay mekiği fırlatılırken ben’ gibi).

Roland Barthes ve Susan Sontag, fotoğraf üzerine yazarken bu konulara ilişmezler. Oysa, fotoğraf üzerine yazmak da, fotoğraf çekmek denli aynı sorgulamaları gerektirir.

NASIL


Teknik


Fotoğraf, icadından beridir, teknolojiye bağımlı oldu. Tekniğin ve teknolojinin sınırları (kullanılan çözeltiler, vb), fotoğrafı çoğunluk belirledi. ‘Makine-lens-film’ üçlüsü her zaman, hatta şimdi de, fotoğraf sonucunun belirleyici etkileri / nedenleri olageldi.
Örneklemeler: ‘Daguerretype’ olabilir, ‘stereoskop’ olabilir, ‘polaroid’ olabilir. İlk fotoğraf makineleri bugünküler denli odak uzaklığı değiştiremiyordu. Balık gözü lenslerin varlığı, bambaşka bir fotoğraf atmosferi yarattı. Mikroskobik ve makroskobik (aslında teleskobik ama tele-objektif ile teleskop çok farklı şeyler olduğundan dolayı yeğlenmiyor) fotoğraflar, çok küçük ve çok büyük nesnelerin fotoğraflarını çekmemizi mümkün kıldı. Tabii, fiziğin, yani tekniğin de sınırları var: Asla bir kuark fotoğrafı (belki henüz) mümkün değil.

Resim, Fotoğraf ve Dijital Yaratı

İroniktir, resim artık fotoğraf gibi resimler yaratabilmeye başladığında (Ingres), fotoğraf icat edildi. Fotoğraf, ressamlar hala kabul etmeyebilse bile, resmi ezdi geçti. 150 yıl boyunca herşey, resmin yapabileceğinden çok daha iyi bir biçimde görselleştirildi. Hatta resssamlar, ‘foto-realizm’ adı altında fotoğraf gibi (gerçekte ondan kopya ederek) resimler yaptılar.

Eh, tarih durmadı. 1990’lardan başlayarak bilgisayarlar, öyle görsellikler kurgulayabildiler ki çok uzmanlar dışında kimse, Clinton-Monroe ikilisini aynı karede görmeyi inandırıcı bulmazlık etmedi. Artık dijital fotolar, gümüş klorürlü selüloitin yerini aldı. Bir zamanlarki ressamların tepkilerini şimdilerde naif fotoğrafçılar gösteriyor.

Bilgisayarlar, görsel teknolojiyi artık herşeyin yapılabildiği bir noktaya getirdiler. Tabii, henüz tasarım üretemiyorlar ve o nedenle de fotoğraf işleme programlarında insanların ürettikleri sonuçlar birbirine fazlasıyla benziyor.

 

Üslup


Üslup, her sanatçının zaman içinde geliştirdiği, eserine bakıldığında ona ait olduğunu söyleyebildiğimiz, ona özgü niteliklerdir. Örneğin, Diane Arbus’un fotoğraflarında New York acuzelerini görürüz. Ara Güler’in Türk edebiyatçıları portrelerinde o kişiye özel hiçbir nitelik göremeyiz.

Üsluba verilen önem, hiçten tama dek değişiyor. İçerikçiler üslubun hiç önemi olmadığını düşünürken, öznelci bakış açıları üslubun herşey olduğunu düşünüyor.

Form


Fotoğraf çekme öğretici kitaplar, nedense bu konuda çok hızlı klişeler geliştirdi. Solaklar hiç hesaba katılmadan asimetrik kompozisyon ilkeleri dayatıldı.

Form, bir sanat eserinin, fotoğrafın da biçim / nasıl sorularını yanıtlar ve özgürdür. Eski hatıra fotoğraflarındaki, kişilerin ve eşyaların birbirine göre konumu, gülünçtür ve uygunsuzdur. Keza, aile fotoğraflarındaki o yapay gülümsemeler de öyle...

NE


Tüm fotoğraf kursları size nasıl fotoğraf çekeceğinizi öğretmeye çabalar ama size neyin fotoğrafını çekmenizin gerektiğini veya uygun olduğunu söylemez.

Peki, neyin fotoğrafı çekilir, çekilmelidir, çekilmemelidir, çekilse de olur çekilmese de olur?

İnsan


Bir düşünelim:

Sanki, en çok insan fotoğrafı çekilmekte... Dünyada şu anda yaşayan altı milyar küsur insanın içinde fotoğrafı çekilmemiş olan bir kişi çıkmayabilir. Yaşamının sonuna gelmiş birinin ise, yüzlerce, belki binlerce fotoğrafı çekilmiştir.

Ama bir insan neden fotoğrafı çekilesi bir nesnedir / öznedir?

Sanırım gazetecilik örneği olarak, ‘Life’ dergisi bir ailenin 30-40 yıl boyunca her yıl bir fotoğrafını çekmiş ve yayınlamıştı. Orada görsel bir  biyografi vardı. Tıpkı, Rembrandt’ın otoportreleri gibi, insanın gençliği, yaşlılığı çok açıkseçik resmediliyordu.

Bu yapılası bir şey midir?

Tarih


Tarihte muhakkak görülen olgular şunlardır: Savaş, kent, yazı ve ticaret (ki bu aslında tarih öncesinde bile vardı olabilir). Yazının görselliğinin fotoğraf dışında da, kataloglarda yeterince verildiğini düşünerek onu devredışı bırakalım. Ticaret de, fotoğrafın olumsuz-ticari yönünü ortaya çıkardığı için es geçilsin. Savaş ve kent fotoğrafları, onyıllardır en rayiçte olan görüntülerdir. Her kentin görsel listelenme akışı neredeyse yüz elli yıldır kesintisiz sürüyor ve belki binyıllarca da sürecek. Eğer bugün elimizde, şimdi yok edilmiş olan kentlerin benzeri albümleri olsaydı, tarih bilgimiz herhalde bin katı sıçrama yapardı.

ÖZNEL YÖN


Kişisel olarak, sanat uygulayıcısndan çok kuramcısıyım. Bu, benim kognitif-informatik zihinsel-kültürel yapımla ilgili bir durum... Durumumu eleştirmen ya da kültürolog olarak adlandırabiliriz. Eleştirmeni herkes bilir (ya da bildiğini sanır), onu geçeyim. Kültürolog, sanat eserlerini hem gündelik yaşamla, hem de diğer seçkin kültür üstyapılarıyla (bilim, düşün ve dokuz temel sanat dalı) ilintilendirir ve yorumlar.

Bir kuramcı olsam da, salt soyutluk beni doyurmamıştır hiçbir zaman... Karikatür, seramik, çizgifilm, fotoğraf, tiyatro dramaturjisi, modern dans librettosu, resim gibi, yirmi yılı geçen bir sürede geniş bir spektrumda dolaşan, sanat dalı pratikleri yapma olanağı buldum. Evet, fotoğraf da... 20 küsur yıldır, beş yıllar ölçeğinde gidip gelen bir ilgiyle, siyahbeyazdan başlayıp renkliye uzanan bir yönde fotoğraf çektim. Toplam üründe, bin - iki bin kare arasında seyrediyorumdur.

Geçmiştekileri boşverip, son on yıldır fotoğraf nesnesi takıntımı söyleyeyim: Bulutlar, özellikle de İstanbul bulutları... Son 5 yılda 100-200 arasında bulut fotoğrafı çektim. Bunların dörtte biri de siyahbeyaz.  Sürenin son çeyreğinde siyahbeyaza geri dönüş yaptım. (Bunun için de, gençlik takıntım İlford’dan şaşmadım.)

Şimdi gelelim soruya:

Neden bulut?:

1986 civarında resim çalışırken, hep bulutsular çizer ve boyardım. Hepsi tamamlanmamış, dağılmak üzere olan nesnelerdi. Zihinsel varlığım da öyleydi. Kezlerce ölüm tehlikesi atlatmış biri olmak, intihar eğilimimi asla uygulamaya koymaya, hatta aklıma bile getirmeye izin vermeyecek denli çok kez beni darmadağın etti.

İşte bu nedenle bulut: ‘Duygu + davranış = kişilik = roller + statüler’ normlarının, Freud’cu faşizminde ezilip gitmenin biçimi ve içeriğiydi onlar...

Hangi bulut?:

Meteorologlar tarafından son onyıllarda ortaya çıktığı söylenen, en yüksek, lifli, hatta gözenekli, tülümsü bulutlar... Kesinkes mavi bir gökyüzü ve parlak güneş ışığında bembeyaz bulutlar...

Böylesi bulut fotoğrafları, bana o eski ketlenmişliğimin yerine, çocuksu bir özgürlük duygusu veriyor. Fotoğrafını çektiğim bulutların kısa süreler içinde yol almasını, kimi diğerleriyle çarpışmasını, kimi buharlaşıp kaybolmasını (ki uçak egsozu buharları da aynı keyfi verir)  seyretmekten, en az onları daha önce fotoğraflamış olmak denli zevk alıyorum. O bulutların fotoğrafları çekilmeseydi, onlar yok olmuş olacaktı. Onların kayıtlarının bilgisi, onları binyıllar ertesinde bile, aynen üretebilecek denli açıkseçik.

Ardından bulut fotoğraflarına altyazılar da yazmaya başladım: Onları çekerken zihnimde simültane oluşan metin parçacıkları... (Kimi başkalarının fotoğraflarına da aynı metinler geliveriyor zihnime ama onları kaydetmiyorum ve gün gelip birileri benim metinsiz bulut fotoğraflarıma metinler düşleyebilir.)

ÇIKIŞ


Nesnel ve öznel söylemler, çelişir sanılır ama aslında birbirini tümler. Bu yazıda, bazı parçaları hızla geçerek, bir bütün içinde bunu ifade edebilmeye çalıştım.

Ortaya konulan bu taslak, belki başkalarının da neyin fotoğrafını nasıl çekecekleri konusunda, yeni düşünceler üretmesini getirir. Dileğim budur...

(Şubat 2003)

 



‘SAVAŞ FOTOĞRAFÇISI’ JAMES NACHTWEY İÇİN


Künye


Yönetmen: Christian Frei. 96 dakika. 35 mm, renkli, 2001, İsviçre yapımı. Konu: Savaş fotoğrafçısı James Nachtwey’in son on yıllık meslek yaşamının belgeseli.

Simültane Notlar


Önnot: Bundan sonraki notlar, filmin seyri sırasında karanlıkta alındı.

Capa: “Çektiğiniz film, iyi değilse, yeterince yakın değilsiniz demektir.” (Capa, adına ödül konulup, Nachtwey’in de o ödülü birkaç kez aldığı bir yönetmen.)

Çalışmak için yalnızlık iyidir.

Belgeselin belgeseli olur mu? (Bakınız: Aynı başlık.)

Bosna’da siyah ağırlıklı renkli görüntü yeğlenmiş.

Müzik çok yapay (ya da çok sentimental) kaçıyor.

Belgesel fotoğrafçısının ışık ölçmesi ya da nişan alması gereksiz.

Mikrokameranın hareketlerinin yarattığı efektler mükemmel.

Bosna’daki kadın(lar) poz veriyor ya da çekildiklerinin ayırdında olduklarını abartıyorlar.

Siyaset, haber, ünlüler ve magazin ayrımı çok doğru.

Ağlayan kadınlar çok aldatıcı, yine rol yapıyorlar.

Onuncu dakikada hala fotoğrafçı görüntüye gelmedi.

Fotoğrafçının malzeme bakımı titizliği, silah bakımı titizliği yapan askere benziyor.

Adamın sessizliği ve soğukkanlılığı güzel.

Kendinden emin olması epeyi zaman almış.

Anti-akademik, yani konusuna yakın olmak söylemi çok uygun.

İşini yanlış anlamış: Doğaçlama değil, yazılı metin, zaten arka plan çalışanları, yani editörler bunu yapıyorlar.

Çocuğun ölülere çiçek atması çok yapaydı ve bence mizansendi.

Nachtwey, gereksiz şiddetten söz ederek, gerekli şiddeti savunuyor ama onun ne menem bir şey olduğunu belirtmiyor.

Son savaşlarda silahların ilkelleştiğini saptaması çok yerinde.

‘İnsanların korku ve nefret nedeniyle öldürdükleri’ saptaması yanlış / geçersiz.

Zalim Hutular’ın yenildikten sonra, salgın hastalıktan ölmeleri saptaması çok çok iyi.

Nachtwey’in foto özneleri neden ona hiç saldırmıyorlar?

Alman kadın sevgilisinin onun ün istediğini belirtmesi yerindeydi.

Editörün onun adrenalin bağımlısı olduğunu belirtmesi yerindeydi.

Üçüncü kişinin limitleri zorlama saptaması yerinde değildi.

Genelde susarmış, çünkü konuşsa saçmasapan şeyler söylerdi.

Çok tevazu, çok kibir demektir.

Acı kütüphanesi saptaması doğru...

Aranot: Son yarım saat, yani bundan sonrası, kalem tükenmesi nedeniyle, seyir bitiminden bir buçuk saat sonra yazıldı.

Mikrokamera


Filmin asıl kahramanı o kameraydı. Belgeselin belgeselini beceriyordu. Bir de teknik özellikleri nedeniyle, kaydettiği görüntünün çözünürlüğü ve hızı ona özgü bir savaş efekti (tuhaf bir süreksizlik ya da zaman kesintisi) yaratıyordu. Belgesel ve/ya savaş fotoğrafçılığı alanına yeni biçim ve içerik katkıları olabilecek. Onun kullanımıyla, şimdiye dek hiç becerilmemiş, aynı konuya çoklu çekim ve eşanlı montaj olanağını getirecek.

Belgeselin Belgeseli


Olmuyormuş ya da becerememişler, bunu gördük. İlk 10 dakika onun gösterilmemesi, yakınındaki kişilerin onun hakkındaki düşünceleri, haber dergisi editörlerinin belgesele yaklaşımı, onunla konuşmalar, sergideki röportaj ve final hepsi hepsi çok ıskalayıcıydı. İlk (Alman olan) kadının kendisini onun sevgilisi sanırken, genç erkekle onun arasında çok açıkseçik görülen eşcinsel atmosfer, genç erkeğin bilgisayar masasında yaptığı montaj görülmemiş ama bilincine varmaksızın gösterilmiş...

Magazin x Gerçeklik


Savaş fotoğraflarının, reklamların yanında verilmesinin yarattığı sakıncanın ayırdında. Dünyanın gerçek durumunun, kitle iletişimi araçlarınca verilmesinin reklam verenlerce beğenilmediğini, çünkü bu durumda tüketimin azalacağını düşündüklerini belirtiyor. Burada Benetton fotoğrafçısı ironik bir örnek oluyor.
Önümüzdeki on yılda, özellikle televizyon yayıncılığının ‘reality show’larla sıkı bir hesaplaşma geçirmesi gerekecek. Yoksa, batacaklar...
Belgesel x kurmaca: Nachtwey’in belgesellere müdahalesinin gerçekçilik açısından sonucu, ‘Kanlı Pazar’ın kurmaca gerçekçiliğiyle karşılaştırılınca sınıfta kalıyor. Flaherty’nin ‘Kuzeyli Nanook’ ve İlyiç’in ‘Balyoz’ yapımları da, adları belgesel olsa da, özünde kurmacadır. Yine aynı nedenle: Konuya çok güçlü müdahaleler sözkonusu... ‘Balyoz’da ona yakın siyah civciv kullanılmış. ‘Nanook’ta jenerikteki kanoya asla o kadar kişi sığmaz. Düşünün ki koskoca Eisenstein, ‘Potemkin Zırhlısı’ konusunda yalan söyledi. Gerçek savaş gemisinin gerçek denizcileri, devrimde ve iç savaşta hangi tarafı tutacağına karar veremeden Karadeniz’de dağılıp gittiler. Tabii, bu asla Nachtwey için asla bir mazeret oluşturmaz.
Şerh: O nedenle, günümüz kitle iletişim araçlarında belgesel, birçok tür ve alttür tarafından gerçekçilik alanında safdışı edilebilir.
Diğer bir şerh: Nachtwey, kendisi fotoğraflarına hiç sözel malzeme koymuyor ama haber dergileri, onun yerine bunu yapıyor ve olağan olarak bunları sanki o yazmış gibi algılanıyor. Dolayısıyla, Nachtwey, bu belgesele gelene dek bu konuda birşeyler söylemiş ya da yazmış olamlıydı. 60 küsur yaş biyografi bilançosu için bayağı geç... Hele o bilançoyu senin yerine bir başkası yaparsa, daha da kötü...

Savaş x Sefalet


Kıtlık, ağır çalışma koşulları, çok kötü barınma koşulları, savaş fotoğrafçısının görüntülediği diğer konular arasında yer alıyor. Gördüğü en etkileyici olayların kıtlık ile ilgili olduğunu vurguladı. Keza, Endonezya’daki kükürt madenindeki çalışma koşulları korkunçtu.
Burada biz Türkler’in konuya bağışıklığı ilginç bir durum.

Teknik


Yardımcısı, son baskı üzerinde kezlerce çalışıyor. Esere teknik müdahale, onu artık bir belgesel olmanın dışına çıkarıyor. Onu artık rahatsız edici bir estetik güzellikte kılıyor, yani onu bir moda, bir magazin, bir eğlence dünyası, bir ünlü (sosyete kastediliyor, siyasetçiler ve/ya savaşçılar değil) fotoğrafı kılıyor. Kaldı ki azıcık olsun acı yaşamış bir kişi, fotoğraflardaki müdahaleyi ayırsar ve bundan çok rahatsız olur.
Renkli x siyahbeyaz ayrımı: Sanatçı bir tek Filistin’de renkli çekim yapmış. Siyahbeyaz fotoğrafın / görüntünün yapay bir gerçekçilik yarattığı ve bunun film yönetmenlerince bile sömürüldüğü açıkça ortada...
Çekilenin oynaması: Fotoğraf öznesi rol yapabiliyor. Bunun engellemenin biricik yolu onu durumdan haberdar etmemek ama bu da mahremiyetin ihlali olacaktır.

Savaş Fotoğrafı bir Sanat mıdır?


Tersine bakalım: Eğer değilse, neden sergi açıyor? Yanıt: Ün için... Sanatçı, ilk baştan beridir ün hırsı taşıdığını açıkça belirtiyor ve bu durumu en yakınındakiler de onaylıyor.
Fotoğraf bir sanattır. Savaş fotoğrafı bir sanattır, bir belgeseldir, informatiktir-kognitiftir, öznel ve nesneldir...
Ha, bunu beceremeyenler çok, ayrı konu...

Akademisyen, Muhabir, Sokaktaki, Kültürolog

Akademisyenlerin konuya mesafeli ve soğuk baktığını, kendisinin ise muhabir olarak, yakın ve insancıl baktığını söyledi. Tüm muhabirleri katmamak kaydıyla doğrudur. Akademisyenlerin, sokaktaki araştırma konusu, nesnesi ve/ya öznesi kılındığı durumlar hayal ederim. Acaba, öyle havadan yazabilecekler miydi? Tahminim çok ağlarlardı.

Kültürolog, ise hepsini kapsar ve becerebiliyorsa sentezler. Örneğin Arnett ile bunu karşılaştırır ve karşıtlaştırır (‘compare and contrast’). Tüm kümelerden örnekler derler, ayıklar, sınıflandırır, anlamdırır ki bu metin bir bakıma öylesi bir çabaya dayanıyor.

New York


Bir ABD’li olarak, ABD’deki yoksulluğu çekmemiş ama azıcık şiddeti çekmiş. Bu da kendisiyle hesaplaşmadığı çıkarsamasını getirir. 11 Eylül’ü çekseydi nasıl çekerdi ya da nasıl çekti acaba?

Çıkış


Konunun çıkışı olamaz, çünkü savaşın ve savaş muhabirliğinin sonu, yakın vadede olamaz. Onun yerine öznel bir moment: Çıkacak olan Kuzey Irak Savaşı’nda hem metin, hem de görüntü olarak savaş muhabiri olmak istiyorum. Kişisel nedenlerim, filmde belirtilen tüm nedenlerden çok farklı: 20 yıl askerlikten kaçtım ve sonunda bedelli askerlik yaptım. Askerleri ve orduları sevmem ama savaşı ve şiddeti severim. Risk almak kaydıyla, başkalarının ölümünü ve acılarını seyretmenin, kaydetmenin ve yorumlamanın hakkım olduğunu ve bunu 25 yıllık entellektüel çabamla önceden ödediğimi düşünüyorum. Eğer oraya gider ve sağ kalırsam, yalnızca bunun karşılığını almış olacağım. Ortaya bir belgesel daha çıkmış olur.

(18 Ekim 2002)


BRESSON NEZDİNDE SURET

Fotoğraf Tarihi


İlk fotoğrafın tarihi tartışmalıdır. 1802 denildiği (Camera dergisinde) olursa da, genel kabul 1830 civarıdır. Merceğin 1622’de yapıldığı düşünülürse, fotoğraf makinesinin (keza telekobun ve mikroskobun da) yapımının neden bu kadar geciktiği merak edilebilir. Tarihte fenomenlerin (olguların ve olayların) neden daha önce ve/ya daha sonra değil de, tam o anda oluştukları, yanıtı hala formüle edilememiş bir sorudur.

İnsanlar Neden Fotoğraf Çekerler?


Fotoğraf, Batı Avrupa kültürünün ürünüdür. Resim tarihi de eklenince, o kültürde insanların, görüntüleri mülkleştirmek için zaptettiklerini öne süren kuramsal bir gelenek oluşturulmuştur.

İnsanlar; saklamak için, göstermek için, bakmak için veya hiçbir neden olmaksızın fotoğraf çekerler; çünkü fotoğraf artık çok ucuzdur.

Sahi, siz neden fotoğraf çekersiniz?

Yoksa, hiç mi fotoğraf çekmediniz?

2. Fotoğraf ve Resim İlintisi

Fotoğraf icat edildiğinde, resim alanında tam da fotoğraf kalitesinde resimler yapılmaya (örnek Ingres tarafından) başlanmıştı. Tarihçiler, bunu zorunlu bir neden-sonuç ilintisi sayarsa da, öyle yapmak mekanik gerekircilik olur.

Fotoğraf; resimden manzara, ölüdoğa ve figür kategorilerini aynen devraldı. Fotoğraflar, nedense, resimlerden daha küçük ebatlı olagelmiş. Bunun etkileri, saptanabilmek için belirsiz kalıyor, biraz daha yakından bakmak farkı sıfırlayabilir gibi.

Fotoğrafı, yağlıboya yerine, gümüş klorür kullanılarak yapılan resim saymak hata olur. Hiç bir resim, çok çok özel istisnalara dışında, fotoğraftaki gibi, enstantane yakalayamaz, çünkü kamera gözden çok daha hızlıdır. (Bunun olanakları yüz küsur yıldır hala tam kullanılamamış durumda.)

21. Yüzyıl eşiğinde fotoğraf ve resmi birleşik bir sanat saymak mümkün. Modern ve post-modern sanat geleneğinde, resim, heykel ve mimari de birleştirildi. Hepsini birden, ‘plastik sanatlar’ olarak adlandırmak mümkün.

Fotoğraf ve resmin en önemli ortak yanı, ikisinin de suret çıkarması.

2.1. Fotoğraf ve Sinema İlintisi : Akan Zaman Duran Zaman

Fotoğraf, resim ile sinema arasında sıkışıp kalmıştır. Yağlıboya resim, tam da tükenmeye başlayınca fotoğraf ortaya çıktıktan hemen sonra, modern sanat denilenin oluşumu, resme karşı fotoğrafı, çifte handikaplı durumda bıraktı.

Sinema ise, zaten tanım gereği fotoğrafın üstkümesi durumunda, çünkü film saniye başına 24 kare fotoğraftan oluşur. Bunları bir saniyede izlemek, 24 fotoğraf izlemekten daha farklı bir artetki oluşturur.

Öyleyse fotoğraf, kendine yeni ve farklı bir tanım-varlık alanı yaratmalıydı. 150 yılda hiçbir fotoğrafçı bunu beceremedi; yalnızca çok özel enstantaneler yakalayan belgesel (veya haber) fotoğrafçıları hariç…

Fotoğraf, bir tek karede duran zamanı akan zamana çevirmek zorunda. Sinema, ironik olarak, limit sıfır süreli, yani fotoğraflaştırılmış çekimlerle, bunu kendi alanında başardı.

Şerh: Fotoğraf-resim ve fotoğraf-sinema arakesitlerine karşın, sinema bir plastik sanat değil…

3. Fotoğraf ve Suret

Fotoğrafın, resme oranla teknolojik üstünlüğü, özellikle insan resmetmede, ona suret çıkarma gücünün metafiziğini (: tanrısallığını) yüklemiştir. Fotoğrafın ilk girdiği ülkelerde, günah sayılmasında bunun payı büyüktür.

Suret çıkarma, sanatçıların, aslına bakılırsa bilimcilerin de düşüdür. İster ‘ölümsüzlük isteği’ denile, ister ‘zamanı durdurma isteği’ denile (ki ikisi de aynı yere varır pekala), gördüklerini / hissettiklerini gösterme isteği ağır basar.

Kuşkusuz, diyelim bir manzarada, görülenin çarpıcılığını, resmi / fotoğrafı ver(e)meyebilir. En başta çeken farklıdır, izleyen farklı… Ardından, araya malzeme dolayımı girmiştir.

Bilim de doğanın suretini çıkarır ama çok daha üst derecede soyutlamalarla… Böylelikle sonuç, saf bilgi aracına dönüşür. Belgesel fotoğraf da koşut olarak aynı çabadadır ama fotoğrafı çekilen obje insan olduğunda, ister istemez işe duygular ve öznellik karışır. Bir tıp fotoğrafında bir ceset bir kadavradır ama bir savaş fotoğrafında bir ceset bir şehittir.

Anılar da birer surettir. Sanırım, işin en hassas noktası burada. Zihin zayıflar ama fotoğraf (enazından insan yaşamına oranla daha kısa sürede) zayıflamaz. Bresson’da da bu yön ağır basmış. Doğanın ve insanların suretini yakalamaya çabalamış. İnsan, baktığında dışarıdakini değil, kafasındakini görür. Bresson’da da, bakılanların değişmesine karşın, bakışın değişmemesi, Bresson öznel öğesini imler.

Bresson


(Video odasındaki duvar panolarından özetttir.)
1908’de doğdu. Orta halli aydın bir ailenin çocuğuydu. Küçük yaşta resim yapmaya başladı. 1913’te amcası onu stüdyosuna götürdükten sonra, resme yoğun ilgi duymaya başladı.
1922-’23 Ressam Cottenet’nin atölyesindeki kurslara katıldı.
1927-’28 Gerçeküstücülüğün izinden giden biri olarak, kübist L’Hote gözetiminde, yapı ve geometri eğitimi almaya başladı.
1928-’29 Cambridge Üniversitesi’nde felsefe ve resim eğitimini tamamladı.
1930-‘31 Resimlerini yok etti. Fotoğrafa başladı. Ölümcül derecede hastalandı ve kurtuldu.
1932 Gerçeküstücü fotoğraflarını çekti.
1936 Renoir’ın ikinci asistanlığına başladı.
1937-’38 İspanya İç Savaşı’nda, hastaneler üzerine bir belgesel hazırladı.
1939 Başlayan 2. Dünya Savaşı’na Fransız ordusunda fotoğrafçı olarak katıldı.
1940 Almanlar tarafından çalışma kampına gönderildi.
1945 Üçüncü girişiminde kaçabildi.
1947 Magnum Fotoğraf Ajansı’nın kurucu üyesi oldu.
1948-’50 Çin dahil Uzakdoğu Asya’yı gezdi ve fotoğrafladı.
1952 Retrospektif bir sergisi, dünya turuna çıktı.
1969-’70 CBS için belgeseller hazırladı.
1970 Martine Frank ile evlendi.
1974 Foto muhabirliğini bırakıp resme döndü.
1975 Oxford Üniversitesi, ona fahri doktor ünvanı verdi.
1979 Ellinci meslek yılı retrospektif sergisi açıldı.
1980’ler Genelde resim yaptı. Arada dostlarının portrelerini çekti.
1998 Doğumunun 90. yılı nedeniyle, dört sergisi (Avrupalılar, Başbaşa, Satır Satır, X ?) İngiltere’de açıldı.

Sergi


Sergi, 3 Ağustos-30 Eylül 1999 tarihleri arasında, Darphane-i Amire (Topkapı Sarayı avlusu) binasında açık kaldı.

Sergiyi Türkiye’ye getiren ve hazırlayan tüm kişilerin eline sağlık. Ülkemiz için en kültürel işlevsel ve verimli-artetkili sergi türü, bu tür retrospektifler. 50 yıllık bir yelpaze, fotoğrafta öyle kolay kolay bulunamıyor.

Sergi görevlisi genç insanlara takdirlerimi sunarım. Herhangi bir sergide, ilk kez tüm sorularımı, hem de anlaşılır ve kibarca yanıtlayan birileriyle karşılaşmak beni şaşırttı.

Serginin düzeni de makul. Sergi mekanı için, açıkçası muallakta kaldım. (Ulaşım, atmosfer, vb açısından…) Son yıllarda, tarihsel mekanlar bu iş için çok gözde ama birşeyler havada kalıyor. Sanki zorlama gibi…

‘Kim Oluyoruz?’ video gösterisi, ‘Avrupalılar’ sergisi ile çakışmamış. (Aslına bakılırsa, serginin adı da, pekala ‘Dünyalılar’ olabilirmiş.) Türkler’in baktığı Avrupa ile Bresson’un baktığı Avrupa bambaşka yönlerde.

Sergiyi ilk gezişimde, başta Türk Sanat müziği çalıyordu, sonra teknoya geçtiler. Eğer, amaçlı deneysel bir çalışma değil idiyse, tuhaf kaçmış.

Bresson, hala sağ ve 91 yaşına girmiş. Başta ressamken, 1920-1970 arasında fotoğraf çekip yeniden resme dönmüş. Tüm bunlar, çok daha geniş bir ilgi ve bilgi dağarcığı umduruyor.

Kendim de fotoğraf çalıştığım için bilirim. Eldeki sonuçlar, binlerce kare içinden çekilmiş. Ancak hiç varyans yok. (Eleştiri boyunca yeniden aynı noktaya döneceğim.)

‘Böyle olmasındı’, demeyeceğim. Bu da Bresson’un yoğurt yeme biçimi netekim…

Video


(2 video gösterisi, 25’er dakika civarında.)

Videolarda dişe dokunur birşey yoktu. Bir alıntı: “Kurmaca değil, belgesel film yapabilirim.” Yorumu, tüm metin boyunca sürüyor…

Deseni çok çok zayıf. Yaşadığı, kendini yanlış anlamak ve anlatmak…

Suret


Bresson, cilalanmış görüntüleri saklamış. Onun suretleri ölü. ‘Gemi direği de dünyayı gezer’ bir kafatası boşluğu sahibi.

20. Yüzyıl, tarihin en yoğun dönemlerinden biriydi. Bresson, bu dönemin neredeyse tamamına tanık olmuş. % 10 verimle bile, ondan başka kimsenin çekmemiş olduğu kareler yaratabilirdi. Oysa o, ‘resmi suretçi’ kimliğini giymiş. Ne demek, bir devlet başkanının davetlisi olmak? O zaman o ülkeyi nasıl özgürce fotoğraflarsın?

Doğanın suretleri yerine, hala doğanın canlısı var. Bresson’un fotolarına gerek yok. Bresson, doğayı öyle bir pastelleştiriyor ki geriye can kalmıyor. Oysa suret, ruhu (fotoğraf nesnesinin duyguküresini) anımsattığı ve/ya yeniden canlandırdığı ölçüde başarılıdır.

Bresson Neleri Suretleyebilirdi?


İspanya İç Savaşı’nda vurulan militan, Çin’de Boer Savaşı’nda kelle kesik havada infaz, Vietnam’da napalmla yanan çocuk, Hiroşima sağ kalanları, işgal İstanbul’unda ABD gemisi artı ‘46’da Boğaz’da Missouiri, 1952 hidrojen bombası, Sputnik, üç Gandi’nin ölüleri, Menderes ve Gezmiş ipteyken, Yalta’da şef devler, naklen doğum, yok olmadan önce Akdeniz’in dip bitki örtüsü, havadan atol, çığın başlangıç anları, Tsunami yıkarken…

(Liste uzatılabilir. Saniyede bir kare hızıyla bir slayt-şov olarak düşünülebilir. Sıra episodiktir.)

4. Fotoğraf Eleştirisi Nasıl Yazılmaz?

4.0. Herhangi Biri

5.Ağustos.1999 tarihli Hürriyet gazetesinin İstanbul ekinde, Tuğrul Şavkay imzalı (kendisi aslında yemek eleştirmenidir) sergiyle ilgili bir yazı yayınlandı. Üç A4 sayfalık bir hacimdeydi. Üç konuya vuracağım:

  1. Yazının üçte biri, kokteyldeki ünlüleri saymaya harcanmış. Bu tür şovları bilirsiniz: Herkes gözucuyla birbirini keser. Eserlere sırt dönülür. Bol gürültülü kahkahalar ve içki kadehleri ile incir çekirdeğine eziyet geyikler sürer gider. Böylelikle yazı, şehir magazin köşesine dönmüş.
  2. Jacob, Ernst ve Dali’nin Bresson üzerindeki etkilerini görmüş. Nasıl görmüş yahu? J., koyu bir siyonistti. Fotoğraflarda Yahudi yoktu ki… E. ve D. sürrealisttiler. Habire sözü edilen o etki, sergideki fotoğraflarda nerede? Bresson, bırakın gerçeküstüyü, naturalist bile olamamış ki...
  3. ‘Eleştirmenler öyle diyorsa doğrudur’, diyor. Nah doğrudur. TC’de ‘fotoğraf eleştirmeni’ denilen, düzenin peçetecisi reklamcılardan, Arbus faşisti modacılardan ve takvim şeyttiricilerden başka nedir ki?
  4. Hadi bakalım ben de böyle söyledim. Bu da doğru olsun.

Sen musakka tariflerine devam et Şavkay Bey… Bırak hisli entek takılmayı…

4.1. Susan Sontag

(Fotoğraf Üzerine, 6.45 Yayınları, Şubat 1999, 240 sayfa.)
Alıntı (sayfa: 20): Bir şeyi fotoğraflamak, ona sahip olmak demektir.
Yorum: Ne güzel. Basmakalıbın dayanılmaz hafifliği… Hayır: Duvara asılan Atatürk fotoğrafı, ona sahip değil, ait olduğumuzu kanıtlar.

Alıntı (sayfa: 22): Fotoğraflar kanıt oluşturur.
Yorum: Hayır, oluşturmaz. Benetton’ın ‘Colors’ dergisinin ‘ırkçılık’ özel sayısında bir fotoğraf vardı. Bir beyaz polis, bir siyahı kovalıyordu. Herkes, öndekini suçlu sandı. Oysa, ikisi birlikte asıl suçluyu kovalıyorlardı. Aynı durum, değişik açılardan karşıt anlamlara yorulabilecek biçimde karelendirilebilir.

4.2. Eleştirinin Eleştirisi

(Haldun Taner’e atfen)

Metin için ne dediler?

Paulo Milano (peçete şipşakçısı): Benim düzenlediğim bir sergiye, pardon böyle büyük bir ustaya dil uzatanın zinhar katli vaciptir. Ben resimlerimi kimseye gösteriyor muyum? Yazsın ama yayınlamasın.

Hediye Çokiskender (takvim şeyttiricisi): Ben bunun cemaziyeyi evvelini bilirim. Hep kompleksliydi. Habire kavga çıkarırdı. Çocukluğu sevgisiz geçmiş. Ona bağlıyorum.

Bul Ağlar (grand master): Benim gibi oskar, pardon medyatör altın hizmet lalesi almış birinin, kim olduğu belirsiz birinin karalamalarına cevap vermesi uygun kaçmaz. Ayakçılarım, pardon arkadaşlar bu işi görürler.

5. Negasyon ve Eleştiri

Sergiyi övmeyen yok. Bu beni çok şaşırttı. Sergiyi birden çok kez gezdim. Video filmleri izledim. Bir ay sonunda hala negatiftim. Bir başustaya dil uzatmanın yaratacağı tepkileri düşünmeksizin oturup notları düzenledim. Ortaya bu metin çıktı. Eleştiriler, temelde negasyona dayalı oldu. Eh, ilkede zaten öyle olsa gerekir…

6. Çıkış

Ülkemin sanatçılarını ve eleştirmenlerini anlamakta giderek zorlanıyorum. Tamam, tarihin insanları şaşalattığı özel bir dönemde yaşayageldik ama insanların zaman içinde giderek daha aptal ve daha cahil olmaları da, katlanılmaz bir durum. Kimse, onlardan herhangi bir şey yapmalarını özel olarak istemedi. Yapmaya soyundukları işi, dünya standardında yerine getirmek zorundalar. Apartman çocukları gibi hayattan dayak yiyince, yerlerine oturup susacaklarına, bir de ortalığı velveleye veriyorlar. Dikkat edilirse, son bir kaç yılda, sanat ortamında, herkes savaş baltalarını topraktan çıkardı. Ancak, kim kime vuracağını henüz kararlaştıramadı. Demek ki önümüzdeki bir kaç yıl ortalık biraz bulanık duracak. Eskiden yalnızca övmek modaydı. Şimdi sivri diller hıslamaya başladı.

Bresson’u övmek neyinize?

(Ağustos 1999)


İSTANBUL-TAO: FOTO-TEKSTLER

ÖNMETİN

Sonsuz olan tao, tao değildir. (Tao Te King : Lao Tzu)

İstanbul’dur bir yoldur, bir taodur.

Tao ‘ma’dan yol yaratır.

‘Ma’ Japonca bir sözcüktür, eksi sonsuz uzayzamanı imler.

‘Ma’ cehennemdir. Yürünür, yol ve hacim açar.

İstanbul bir cehennemdir.

İstanbul sonsuz yollardan oluşur, varlıkları ve birleşimleri hep değişir. Yolların tamama yakını cehenneme varır, çok çok azı cennete varır.

Bu rota o yollardan yalnızca birisidir ve cennet yaratımı arayışıdır ama bir ütopya değildir, tümüyle gerçekçidir. Denenmiş ve işlerliği kanıtlanmıştır. Ancak o zamana özgü biriciklik taşıyabilir.

Bu yol benim yolumdur, başkalarının İstanbul yolları farklı olacaktır.

·          

İZLEK

  1. Metro + Otobüs : Toplu Taşıma

  1. Zengin semti : Alkent

  1. Hurdacı

  1. Fakir semti : Armutlu

  1. Huzurevi

  1. Kültür semti : Boğaziçi Üniversitesi

  1. Kenar ve orta gelirli semti : Rumelihisarı

  1. Yürüyüş

  1. Yeniden Toplu Ulaşım

  1. İstiklal Caddesi : İstanbul’un, Türkiye’nin ve dünyanın merkezi

  1. Meyhane

  1. Ev



FOTO TASLAK

1.1. Giriş
1.2. Mecidiyeköy çıkışındaki dik yürüyen merdiven
1.3. İç panorama / camdan yansıma

2.1. Giriş
2.2. Pazarlık
2.3. Civar

3.1. Yeşillik
3.2. Yaşlılar
3.3. Çalışanlar

4.1. Kuzey Kampüs Meydanı
4.2. Kantin
4.3. Kütüphane

5.1. Otoparkçı
5.2. Zanaatkar
5.3. Dönme

6.1. Ağaçlı yol
6.2. Yanlış bina
6.3. Gökyüzü

7.1. Otobüs
7.2. Şöför
7.3. İçeriden dışarıya panorama

8.1. Tinerci
8.2. Polis
8.3. Serseri

9.1. Süper Restaurant : Dış manzara
9.2. İç mekan
9.3. Karşısındaki lüks yer

10.1. Bilgisayar
10.2. Yemek Masası
10.3. Mutfak


SEÇİLMİŞ FOTO LİSTESİ

  1. Metro giriş
  2. Metro iç
  3. Metro çıkış
  4. Mecidiyeköy
  5. Otobüs iç
  6. Alkent
  7. Alkent
  8. Armutlu köprüstü panorama 1
  9. Armutlu panorama 2
  10. Armutlu panorama 3
  11. Armutlu panorama 4
  12. İşçi pazarı
  13. Armutlu
  14. 3 boyutlu ‘S’ biçimli sokak
  15. Huzurevi
  16. Huzurevi
  17. Huzurevi
  18. Üniversite: Kütüphane
  19. Kantin
  20. KK binası
  21. Rumelihisarüstü
  22. İniş yolu
  23. Çınar
  24. Sahil
  25. Sahil
  26. Sahil
  27. Ayna 1
  28. Ayna 2
  29. Ayna 3
  30. Ayna 4
  31. Otobüs
  32. Taksim
  33. Tip 1
  34. Tip 2
  35. Tip 3
  36. Tip 4
  37. Bulut 1
  38. Bulut 2
  39. Bulut 3
  40. Bulut 4
  41. Meyhane 1
  42. Meyhane 2
  43. Ev: Bilgisayar odası
  44. Ev: Salon
  45. Ev: Mutfak

Notlar

  • 4 parçalı fotoğraflar 4’ü birarada yerleştirilecek.
  • 3-4 duvarlı salona 3-4 dilim tek sıra yerleştirilecek.
  • Yerden 150 santimetre yukarıya yerleştirilecek.
  • Müzik olabilir.

*

METİNLER

Rota ve Tao:

Bu rota benim 10 yıldan fazla süredir, tersine ve düzüne kezlerce katettiğim bir yol. Coğrafyasal olarak bol dereli tepeli, kültürolojik olarak bol inişli çıkışlı bir izlek. Mevsimlerin denk gelirse inanılmaz lezzetli bağbozumları devşirtebilmesi gibi, eğer denk gelirse bu rota bana sonsuz lezzetli düşüncesel yollar açmıştır ki bu proje onlardan yalnızca birisidir.

Tersi de geçerli: Tersimden kalkmışsam veya o günki bir iki insancıl aptallık bana inanılmaz cehennemler yaşatmıştır. Yaşamım tehdide uğramıştır, ticari olarak yüzlerce dolar zarara uğramışımdır, yağmur yiyip hastalanmışımdır.

Bu izlek benim için yaşamın ve İstanbul’un küçük ve gerçekçi bir modeli. Zaten İstanbul’un tamamını İstanbul saymayanlardanım. Benim için 30 ilçeden ancak 5-6’sı İstanbul’dur, gerisi köy ve kasabadır.

Ma:

Ma gönüllü seçilen düşüncesel güçlüğü ve sonsuz yokoluşu da imler. İstanbul bir zihni çok zorlayan ve yok eden bir mekandır. orada hümanizm yoktur, orada demokrasi yoktur. ancak orada boşluk vardır, dünyanın hiçbir büyükkentinde olmadığı denli boşluk. Bu boşluğu kendi yok oluşunuzla büyüterek, geleceğe doğru kendiniz ve başkaları için bir yol açabilirsiniz.

Tao madan başka yerde biraz zor olanak bulur.

Foto metinler boyunca olumsuz bir ortam resmettim. Bu da taonun ve manın negasyonunu kanıtlıyor. İstanbul olmasaydı, bu eser olamazdı.

Sınıflararası yolculuk:

Babam 2-25 dolarla 5 kişilik ailesini 1970’lerde geçindirmeye çabalardı. Bugün özel okulların yıllık aidatı 20.000 dolar oldu. Benim dönemimde okuduğum üniversite parasızdı ama yine de Türkiye’nin en zenginlerinin çocuklarının gittiği bir yerdi. Dolar milyarderlerinin çocuklarıyla birlikte eğitim aldım. Çok zenginlerin arasında çok fakirlik bana koymadı. Ancak küçük erkek kardeşim eski dolar milyarderi Dinç Bilgin’in oğluyla aynı sınıfta okuyup, evine gidip geldikçe çok olumsuz etkilenmişti.

Yolculuk rotam da sınıflararası yolculuk içeriyor. Aslına bakılırsa, hızla büyüyen Üçüncü Dünya’daki tüm büyükkentlerde olduğu gibi, İstanbul’da da en zenginler ve en fakirler yanyana / dipdibe semtlerde yaşıyor. Hatta kimi komşu bile oluyor, çünkü plazalar gecekonduları yutarak yayılıyor. Alkent-Armutlu en keskin örneklerden biri, Rumelihisarüstü-Rumelihisarı yumuşak örneklerden biri. Taksim’se çok daha mikro ölçeklerdeki mekanlara sınıflarası farklılıkların yığıştığı bir yer ve 13 yıldır orada mukimim.

Sınıflarası yolculuk, benim için yunusların 1.000 metre dibe dalıp yeniden su yüzüne çıkıp da vurgun yememesi gibi bir durum.

Kamu İçinde Fotoğraf Çekmek:

20 küsur yıldır kamu içinde yazmanın dikkat çektiğini gözlüyorum. 30 küsur yıldır kamu içinde fotoğraf çekmenin çok fazla dikkat çektiğini gözlüyorum. Özellikle alt-alt sınıfları fotoğraflamak, onların mekanındaysanız riskli, dayak yiyebilirsiniz. Bu çalışma sırasında bu risk yaşandı. Bu satırları yazarken metrodaydım ve seyrediliyordum.

Metro:

Metroda bugüne dek hiç kaza olmadı. Bu çok şaşırtıcı. Bütün büyükkent metrolarında olur halbuki.

İnsanlar inme binme kurallarına uymayı 5 yılda hala öğrenemedi. Keza yürüyen merdivenlerde sağda durmayı.

Havalandırma kötü. 2005’teki Avrasya Maratonu günü olduğu gibi, çok kötü kokabiliyor.

İstanbul halkı hala metroya alışamadı. Tam kapasitenin çok altında çalışıyor.

Alkent:

Alkent gecekondular gibi bir kamu arazisi içine yapıldı. Yüksek duvarlar çekildi. Bugün İstanbul’un en pahalı sitelerinden birisi durumunda. Armutlu hemen arkasında yer aldığı için kültürel çelişkiyi en iyi simgeleyen örneklerden biri. 5 yıl öncesine kadar, duvarının dibinde en sefil gecekondular vardı. Onlar daha da keskin bir görüntü oluşturuyordu. Polis desteğiyle yıkıldılar.

3 boyutlu ‘S’ biçimli sokak:

İstanbul’un kent planlaması olmadığı ve dere tepe inişli çıkışlı olduğu için,  sokkları tuhaf biçimlerde olabiliyor. İstinye7deki 1’i çıkmaz olmak üzere, 7’li kavşak ve Taksim’deki dik açılı ‘W’ artı kare biçimli sokaklar, anımsadığım en tuhaf örnekler. Bu sokak da, ‘S’sinin kıvrımları inişli çıkışlı olmak üzere tuhaf biçimli bir sokak, bir dev tarafından üzerine basılmış da yamultulmuş gibi duruyor.

İstanbul’un havası:

İstanbul’un havasına ve dişisine güvenilmeyeceğine ilişkin özdeyişi kanıtlarcasına, rotamdaki asıl fotoğraf çekme günümde güneş bir açtı bir kapadı. Bir montu ve bir ‘sweatshirt’ü gözlüklüyken bir giyip bir çıkarmak, bir de defter kalemi kullanıp fotoğraf çekmek ve hepsini gerisin geri yerlerine yerleştirmek, kendimi bol şarjörlü kent kovboyu gibi hissetmeme yol açtı.

Armutlu:

1980’den önce Dev-Sol’cu, 1984’te ANAP’lı, 1989’da SHP’li, 1994’te RP’li oldular. Tapuyu en son bu parti verdi. Ekim 2004’te AKP bu semtteki 5.000 evi ykmaya karar verdi. 2.000 kişi Haznedar’daki Büyükşehir Belediyesi önünde gösteri yaptı. Maç hala ortada.

İşçi pazarı:

Artık Türkiye’ye işgücü ithal ediliyor. 1990’larda özellikle Bulgaristan ve Romanya’dan gelen erkek ameleler, aylık 200-300 euro gibi bir ücrete çalışıyorlar. Aksaray asıl to0planma yerleri. Armutlu tarafındaki gecekondularda 10-15 kişi 1 evde kalabildikleri için burada da toplanıyorlar. Genlede Türkçe bilmezler. Fotğraf tepki göstermesinler diye uzaktan alındı.

Bulutların öyküsü:

İstanbul bulutları, havasından ve dişisinden değişkendir. Rügazgar yokken bile form değiştirirler. İstanbul bulutları gridir, duygularım gibi. İstanbul bulutları yoğundur, acılarım gibi. İstanbul bulutları dağınıktır, yaşamım gibi.

Hurdacılar:

17 küsur yıldır hurdacıları gezerim. Çoğunluk Niğdeli ve Nevşehirli olurlar. Çoğunluk ümmi olurlar. Hepsi kuşkusuz erkektir. Hakir, zalim ve korkaktırlar.

İstanbul çöp, hurda, vb üretir. Belediye bunları temzilmediği için, İstanbul’u çöpü altındır. Dünyada metal hurda kazanım oranının % 100 olduğu tek kent İstanbul’dur, çünkü metal hurda en en değerli hurdadır.

Hurdacılar, 600 kilo metali, 3 tekerlekli el arabalarına yükleyip, 30 derecelik yokuşları yalnızca insan gücüyle çıkarlar.


Köprüden 270 derecelik panorama:

İstanbul’un nadir olarak kolay alınan yatay görsel bütünlüklerinden biri:

Üts-alt Narin Sitesi, üst-üst plazalar, bir sonraki uzakta ufukta üst-üst plazalar, iktidar seçkini askerlerin mekanları, alt-orta Armutlu, 2. Boğaziçi Köprüsü. Yollar, yollar.

1990’lar ve 2000’ler İstanbul’unu en iyi simgeleyen panoramalardan biri. Plazalar o denli yüksek ki Boğaz’da bile ufukta siluet olarak görünüyorlar. Yeni zenginliğin kalelerini oluşturuyarlar.

Huzurevi:

Çocukluğumdan beridir bir huzurevinde yaşlanmak ve ölmek isterim. Yalnızlığımı erken ayırsamıştım, 14-44 yaş arasındaki yaşantım ne denli haklı olduğumu kanıtladı, şimdi bir huzurevi umudum bile kalmadı. O zamanlar kalabalık aile modeli yaşandığı için bu düşüncem büyükler tarafından ters karşılanırdı. Şimdi ise, binlerce kişi oralarda ölümü bekliyor. Bu huzurevi OYAK’ın, yani emekli askerlerin kaldığı bir yer. Ancak kadınlar da var. Bir ara şehiriçi otobüsle yolculuk 65 yaş yukarısına bedava yapıldığında, 2-3 durak arasında sürekli gider gelirlerdi. Gidiş gelişleri ve onlar geçsin diye düğmeli yapılmış yaya geçidi yüzünden trafik alt üst olur, gençler deli olurdu.

Arada geçerken onları seyrederim: Yaşamın inkitalarında insanlar. Bedenleri ve zihinleri tükenmiş. Hemşirelerin bakımına muhtaçlar ama kötürüm veya yatalak değiller henüz. Çok az ziyaretçileri var. Kenarlarda köşelerde öylece otururlar, akan zaman değil, duran zaman sözkonusudur.

Yıllar önce bu huzurevinde bir erkek, oda arkadaşını horluyor diye baltayla doğrayarak öldürmüştü. Öykünün devamını ve sonunu her zaman merak etmişimdir.

Üniversite:

Okuduğum liseyi ve üniversiteyi ABD kurmuş. Yankiler’den nefret ederim ve tiksinirim.

Bu iki okul olmasaydı, ben ben olamazdım. İkisinin de eğitim düzeyi biricikti ve kütüphanelerindeki kitapları parayla satın alıp da okuyamazdım.

Üniversite, geçmişte tek kampüsken, bugün 5’in üzerinde parçaya sahip.

Sahil:

Rumelihisarı sahili İstanbul’da kendimi özgür duyumsayabildiğim tek yerdir. Orada da çok rahatsız edildim ama benim için bir ev olmaya en yakın yer orası oldu. 27 yılda yüzlerce günümü orada, genelde hiçbirşey yapmadan, hatta hiçbirşey düşünmeden geçirdim. Genelde içtim. Yaz kış farketmedi. Özellikle haftaiçi boş olur. Denize bakarak ufku öylesine tarayarak rahatlarım. Fotoğrafını çekmeye takınaklı olduğum iki konu, ayna ve bulut orada boldur.

Bir ağacın ve bir adamın öyküsü:

Bu bir ağacın ve bir adamın öyküsüdür. Gördüğümüz bir ulu kavaktır. Oraya kendi kendine gelmemiştir. Onu oraya bir adam dikmiştir. O adam 70 yaşındayken, bir ağacı iyileştirmeye çabalarken, dalından düşüp beyin kanaması geçirmiş, biz 4 kişi tarafından hastaneye taşınmış, ailesi onunla ilgilenmediği için sahipsiz biri ve bir ağaç gibi yalnız olarak orada vefat etmiştir. Bu bir adam olan adamın öyküsüdür.

O ağacın yanında bir fidan vardı. O fidanı sarhoş bir balıkçı adam dövmek için söktü. O balıkçı astımlıyken sigara içtiği için 40’ında klap krizzinden öldü. O adam geriye bir boşluk bıraktı. O adam olmayan bir adamdı. Bu bir ağaçsızlığın ve iki adamın öyküsüdür.

Ayna:

Ayna Boğaz’daki akıntının tersine-dikine dönüp denizin yüzeyini dümdüz yapmasıyla oluşan parlamadır.

İstiklal Caddesi:

İstanbul dünyanın merkeziyse, İstiklal Caddesi de İstanbul’un merkezidir. Her kanalda günde en az bir kez oradan görüntü yayınlanır. Taşralılar 3-5 yılda bir geldikleri İstanbul’da ilk önce orayı tavaf ederler.

Türkiye’nin en çok sineması ve kitapçısı bu caddededir. En çok galerisi Nişantaşı’ndadır. Devletleri katarsan, en çok tiyatrosu da buradadır denebilir belki.

İstiklal Caddesi üzerindeki dükkanlar, ya bankadır, ya lokantadır, ya da giysi satıyordur. Demek ki Türkler en çok bunlara para harcıyor, çünkü buradaki kiralar çok yüksektir.

İstiklal Caddesi tramvay yapıldıktan, araç trafiğine kapatıldıktan sonra bile taşralılıktan kurtulamadı ve bu beni hep kahredegelmiştir.

Dükkanlar sabunlu kirli sularını dışarı süpürür ki bunu pazar günleri kaymakamlık da yapar. Yerler çöp doludur. Betonlar sürekli deşilir. Sürekli gürültülü tamirat vardır. Müzik ürün satan dükkanlar aşırı gürültülü müzik çalar, ceza olsun diye kapatılır, açınca yine çalar. Ağaç yapraklarını neden olduğunu bilmediğim bir biçimde ergen erkekler tarafından yolunur. Her gün binlerce izmarit yere atılır. Kanalizasyon kapaklarından yoğun kokular yayılır. Muhakak 10-15 araç trafiği ihlal edip caddeye dalar ve yayaların canıa okur ki bunu en çok resmi araçlar yapar. Say say bitmez.

Yine de, İstiklal Caddesi olmasaydı, İstanbul veya Türkiye yaşamaya değer bir yer olarak hala kalır mıydı acaba?

Kürdistan Berberi:

Yeni açılan bir berber adı aslında bu değil. Beyoğlu rayicinin üçte birine saç-sakal traşı yaptığı için oraya girdim,

Yaşam Radyo çalıyordu. Benim dışımdaki 2 müşteri ve 3 çalışan Kürt’tü. Sabah sohbetindeydiler. Müşterilerden biri 30 yaşında askere alınmak üzereymiş. O kararsızdı ama dükkan sahibi dışındaki herkes askerden kaçılması taraftarıydı. 20 yıl askerden kaçtığımı ve babamın askerden emekli olduğunu söylemedim. Aslında hiç ağzımı açmadım.

Beni traş eden dükkan sahibi kulak kıllarımı yanan çakmakla almaya kalkıştı. Kendimi tütsülenmiş tavuk gibi hissettim.

Meyhane:

Meyhane benim için ev denli önemli mekanlardandır. İçmeyi çok severim. Meyhaneleri hiç sevmem. Paranla rezil olursun. Bu meyhane paranla vezir olmadığın ama hiç de rezil edilmediğin bir mekandır. altı pavyondur. Meyhane aslında onu kamufle etmek için kurulmuş ama artık pavyonculuk olayı öldüğü için meyhane asıl gelir kaynağı olmuş.

Bu meyhane gönlünü indirebien entek takımının mekanıdır. Tam karşısında gönül indiremeyenlerin 2 katına içki içtiği bir mekan daha vardır. Burayı o nedenle severim. Yıllarca garsonluk yaptığım için, tezgahın önünde ve arkasında olmanın insanları algılamayı ne denli değiştirdiğini iyi bilirim. Bu meyhane de tezgahın sağında veya sağında olmanın farkını bana gösteriyor.

Mezeler güzeldir. İçkiler ucuzdur. Tuvalet sorunun yıllardır çözemediler. Bir hanım kolay kolayl orada edemez.

Ev:

Bu evde Mayıs 1997’den beridir oturuyorum. Yaşamım boyunca oturduğum ilk kaloriferli ev, bu yıl zorla doğal gaza geçirildik, dolayısııyla ilk doğal gazlı ev de.

Ev Ülker Sokak’ta. Bu sokak, bir zamanlar ‘reality show’ türü televizyon programlarının baş köşesini işgal ederdi. Normal insanlarla dönmelerin gerçek savaşının yaşandığı bir yerdi. Sonunda doğal olarak normaller kazandı, dönmeler kaybetmiş sayılmaz, İstanbul yeni dönme semtleri kazandı. Bu işlerin başını, ‘Suç ve Ceza’daki yaşlı tefeci kadının hık demiş burnundan düşmüş kopyası biri çekti. Kadının sokakta sayısı kesin olmayan ama 15-20 arasında değişen dairesi var. Sokaktan kaçmak isteyenlerden ucuza kapatmış ve onların kira parasıyla diğerlerini almış.

Sokağımız, altkültürlerin birarada barış içinde yaşamayacağının (‘yaşayamayacağının’ değil) en önemli kanıtlarından birisini oluşturuyor. Filipinliler, emekli dönmeler, genç-bekar çiftler, müzisyenler, Lazlar, Japonlar, gereğinden çok sayıda encik, genç dullar, dizi oyuncuları, kadın muhtar, Ramazan’da birden çok davulcu, hırsız erketesi köylü moruklar, Çingeneler, 10 emlakçı, kapıcılık yaptığı apartmanın en kötü dairesini satın almış biri, dizilerin en figüranları, Galata Kuledibi’nde ‘art stüdio’ sahibi, ağına cıvır bakireler düşüren lezbiyen, gece plastik enjektörle eroin basan, kötü sesli müezzin, halılarını satıp cami yakan imam, hurdacıların uğradığı kahveci, taşralı üniversite öğrencileri gibi beş değil, elli beş benzemez tip biraraya gelince en başta çok gürültü ve az maraza oluyor.

·          

MALZEMELER

10 dolarlık Minton fotoğraf makinesi.

3 makara film: Kodak renkli 36 (x 1) + Konica renkli 36 (x 2). Kare seçmeleri bunların içinden yapıldı. Demek ki yaklaşık % 40’lık verim oranı sözkonusu.

Filmler fotoğrafçıda banyo ve 10x15 sm renkli kart olarak tab ettirildi. Bazı kareler özel sayıldığı için onlar 15x20 sm olarak tab ettirildi.

Görsel ve yazısal çalışma Kasım 2004’te gerçekleştirildi. Ek etki yaratmak için aradalarda kullanılan fotoğrafların çekim tarihleri belirtildi.

Maliyet : 3 işgünü. 15 milyon TL (10 $) film + 15 milyon TL banyo + 15 milyon TL tab parası.

Çalışma tümüyle 9. İstanbul Bienali için tasarlandı. Konu olarak düşünülen 5 ana taslaktan yaşama geçirilen 1’i oldu. (Bu projeyle Bienal’e müracaat edilmedi. Yazılı başka malzemeyle müracaat edildi. O proje reddedildi.)

(Ocak-Mart 2005)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder