2 Mart 2012 Cuma

SABİT KALFAGİL ELEŞTİRİSİ

Türkiye'de son dönemde fotoğrafa karşı artan aşırı talebi nasıl görüyorsunuz? Bu durumun fotoğraf sanatına katkıları ve götürüleri nelerdir? Gelecekte nasıl bir gelişme süreci bekliyorsunuz ve umuyorsunuz? Sizce biz amatörlerin nasıl bir duruş sergilemesi fotoğraf anlamında yararlı olacaktır?

“Bu soruda ‘artan talep’ten kasıt nedir? Fotoğrafın kendisine bir talep yok, biliyoruz. Öte yandan kendilerini ‘amatörce çekiyorum’ diye tanımlayan ve sadece piknikte aile anıları türünden şeyleri çekenlerin işlerini basan laboratuarlar da birer ikişer kapanıyor. Çünkü bu insanlar artık baskı yaptırmıyorlar. Ekranda izlemekle yetiniyorlar. Haksız da değiller. Bu yöntem daha ucuz, hem de evde bir sürü fotoğraf kalabalığı olmuyor. CD’ler daha az yer kaplıyor.”

Fotoğrafın kendisine talep var. Bunu kezlerce yineledim. Fotoğraf alıcıları yalnızca görünmemeyi yeğliyorlar.

“Öte yandan, bu kez, fotoğrafı gerçekten amatörce bir hobi olarak yapanlar, fotoğraf sanatçıları (!) veya sanat fotoğrafçıları (!)… Bunların fotoğraf tüketimindeki payları küçüktür. Belki onlara fotoğrafın vitrin mankenleri denebilir.”

Dünyada, 100.000-1.000.000 arasında profesyonel fotoğrafçı var. Cep telefonlarındakiler artı dijital makinaların toplamı ise, 1 milyar edebilir. Birincilerin daha çok fotoğraf çektiğine eminim.

“Film ve kağıt üreten firmalar birer ikişer kapanıyor. Yakında dia filmi de bulunamayacak. Fotoğraf endüstrisi adına kötü imiş gibi görünen bu olumsuz tablonun onlar için bir olumlu yanı da var. Benim ve pek çok kişinin dolabında geçtiğimiz iki kuşağın makine ve objektifleri daha onlarca yıl kıllanılabilecekken çürüğe çıkmış bulunuyor. Bunlar ikinci el piyasasında o denli ucuzladı ki satmaya değmez. Onbinlerce dolar değerindeki orta format makine ve objektif takımı da öyle.”

Mekanik makinaların onlarca yıl kullanılabilirliği bir yanılsama. Bugün 1950’lerden kalma makna zor bulursunuz, çünkü çoğu kırılmıştır.

“Bunlardan çok daha değerli teknik kamera takımları inanılmaz fiyatlara satıldı veya hiç satılamadı. Bunların yerini hızlıca üretilen dijital makineler adı. Ama bu yeterli değil. Artık makine kullanıcılarına film ve kağıt satılamayacağına göre bu açık ne ile kapanacak? Elbette kart ve CD satışı bunu karşılamaz. O halde teknolojik gelişmeleri tüketiciye öylesine taksit taksit vereceksiniz ki eldeki makineler ekonomik ömrünü doldurmadan çok önce, örneğin her 6 ayda, bilemediniz yılda bir değiştirilsin, eskileri çöpe gitsin.”

Eskiden, mekanik makinaların kullanımı, filmin banyosu, karta basımı asıl pahalı olandı. O nedenle, fotoğraf makinası az kişide bulunurdu. Şimdi dijital çekim ucuzlayınca, herkesin olabildi. Cep telefonlarına fotoğraf makinası konması, konuyu bambaşka bir mecraya taşıdı. Dünyada 2 milyar cep telefonu var ve bunun üçte biri fotoğraf makinalı.

“Ama ben galiba başka şeyler söylüyorum. Sizin sorunuza şimdi geliyoruz. Makine kullananlara, sık sık yeni makine satmak da yetmez. Kullanıcıların sayısını da artırmak gerekir. Bunun için fotoğraf çekenleri sıkıntıya sokan ‘doğru fotoğraf’, ‘iyi fotoğraf’ gibi saçmalıklarla milletin cesaretin kıran ciddi adamların karşısına yeni kuramcılar çıkartıp, ‘kendinizi sıkmayın, düşünmeyin, çekin’ mesajını vermek gerekir ki, yetenekli yeteneksiz herkes durmasın, fotoğraf çeksin.”

Herkesin fotoğraf çekmesinden rahatsız olan birinin çoğulculuktan dem vurması garip.

“Hatta daha üst düzeyde sanat platformlarına müdahale ederek her türlü özgürlükçü (!) sanata, sanat dallarında ki sorumlulukları yıkan disiplinlerarası sanata destek çıkmak yoluyla uygun yönlendirmeler yapılabilir. Böylece dünyamızı her türden sanat objesinin çöplüğüne dönüştürme pahasına tüketim körüklenebilir.”

Disiplinlerarası sanatı bu denli yanlış anlamak için, feodal omak gerek herhalde.

“Bu durumun fotoğraf sanatına etkilerine gelince; özel bir alan olan fotoğrafı bir yana bırakıp, önce sanatı konuşalım. Yüzyılın başında ortaya çıkan modernizm akımı tamamen akla ve işlevselliğe dayalı idi. Böyle bir akım içinde zanaatın ve iyi işçiliğin değeri önemlidir. Çünkü bu akım beraberinde mükemmeliyetçiliği de getirir. İkinci Dünya Savaşı sonunda Avrupa çok büyük yıkıma uğradı. Savaştan sonra hızlı bir yeniden yapılanma zorunlu oldu. Acele ile üretilen yapılarla, modern mimarlığın soylu eserleri yanında, çok sayıda kötü, ruhsuz ve mekanik binalar belli bir kirlilik yarattı.”

Modern sanat akımı içinde akılcılık, zanaat ve iyiişçilik önem taşımadı. Zaten, modern sanatçıların bir bölümü, klozeti sergiye koyarak, post-modernizmin önünü açtılar.

“Bu mekanik ortam, insanların eski mimariye özlem duymasına sebep oldu. Böylece bir karşı hareket olarak post-modernizm doğdu. Bu akım bazı nostaljik ögeleri kullanarak belli bir özlemi yanıtlarken aynı zamanda modern sanatın rasyonalist dayanağına bir tepki olarak, onun doğrularına ve kutsallarına saldırdı. Böylece bu akım insanlarda kural tanımazlık etkisi yarattı.”

Post-modernizm, yerleşik anlamıyla, 1945 sonrası çöken AB’nin yerine, ABD’nin konserve etiketlerini sanat diye kakalamasıyla oluştu, eski mimariye duyulan özlemle değil.

“Bugün adına çağdaş sanat denilen fiili durum veya realite düşünce sistemi olarak daha çok başıboşluk olarak adlandırılabilecek sözüm ona özgürlükçü bir karakter sergiliyor. Modernizmin aksine, zanaatın işçiliği ve mükemmeliyetçiliğin erdemini reddediyor. Bugün artık her hangi bir sanatın özgün diline ve tekniğine sahip olmanız gerekmez. Günün bir saatinde size gelen ilham veya bir konsepti (!) bir bilene anlatıp uygulamayı ona yaptırabilirsiniz. Eser gene de sizin olur. Böyle olunca sanatçının her hangi bir dilden ve teknikten sorumlu olması gerekmez. Olsa olsa, konseptten sorumlu olur. Onun da savunması konuşma dili ile yapılır. Zaten dilin de kemiği yoktur.”

Telif hakkının kime ait olacağı tartışmalı bir konudur. Profesyonel fotoğrafçının reklam fotoğraflarının telif hakkı işverenin olabiliyor.

“Böylece teknik bilmesi gerekmeyen, bir sanatın özgün dili ile göbek bağı bulunmayan sanatçı (!) bugün heykel, yarın resim, öbür gün fotoğraf bilen birilerine hayalini anlatıp, sipariş verebilir. Hatta aynı eserin içine, hem resim, hem fotoğraf, hem de heykel koyabilir ve hiçbirinden de sorumlu olmaz. Adına disiplinlerarası sanat denilen realite budur.”

Disiplinlerarasılığa söz edilince kızarım. Bilip bilmeden konuşmayın. Orta Çağ’da ustalar kendileri mi döküyorlardı o bronz heykelleri, yoksa tarifle zanaatkarlara mı yaptırıyorlardı?

“Bu tür karma ürünlerin bir bölümü bienallerde ‘enstalasyonlar’ adı altında sergilenip, hayranlarını hoşnut ettikten sonra, temizlikçi tarafından çöp kamyonuna taşınıyor. Birileri diyecektir ki ‘tiyatro da oynanıp, perde kapandıktan sonra, uçup gidiyor.’ Ama onun türü başka. Fonetik sanatlar böyle olmak zorundadır. Konserler gibi, ama geride uçup gitmeyen bir metin veya konserin notaları vardır. Plastik sanat ürünleri ise, istendiğinde izlenmeye hazır biçimde kalıcı olmak zorundadır.”

Fotoğrafın kendisi kimyasal bir enstalasyon değil mi? Selüloit film, banyo ve sabitleme çözeltileri, negatifi agrandisörle karta dönüştürme sabitleme, yeniden yıkama ve sabitleme, kurutma.

“Peki, bu olup bitenlerin akılcı bir dayanağı, bir nedeni yok mu? Elbette var. Bu da tüketim ekonomisinin oyunudur. Böylece ortadan kalkan kurallar ve kısıtlamalar sayesinde artık, bilenle bilmeyen, yetenekli ile yeteneksiz eşit kılınıyor ki herkes sanat yapmaya soyunsun ve tüketim hızlansın. Bunun sonunda dünyanın çöplüğe dönmesi kimin umurunda? Sonuç olarak, fotoğraf da bundan payını alıyor.”

Ara güler tek bir konuyu çekmeye 300 ruloyla gidermiş. Böyle ustalar mı, tüketim çokluğundan yakınıyor?

“Bilenle bilmeyen eşitlendiğini görmek için fotoğraf makinelerinin kumandalarına bakmak yeter. O altı ayda bir yenisi çıkan aynı firmanın makinelerine bakın her birinin tuşları farklı yerdedir. Her seferinde yeniden acemi oluyorsunuz. Eskiden otuz yıl önce üretilen makine elinize geçince kitaba bakmadan beş dakika içinde kullanmaya başlardınız. Bugün ise her yeni makinenin en az 100 sayfalık el kitabı var ancak onu okuyup bir hafta sonra kullanabilirsiniz. Acemi ya da usta olmak fark etmez.”

Dijital makinaların kullanımının bu denli zor olduğu kanısında değilim. Mekanik makinaların kullanımının da kolay olduğu kanısında değilim. Örnekse, dijital makina bir bütündür ama mekanik makinaya dikkat etmezseniz, mercekle gövde birbirinden ayrılıverirdi.

“Bugün yurtdışında müzayedelerde satılan fotoğraflara bakınca, şaşıp kalıyorum. Hiçliğin ya da önemsizliğin sanata konu olmasını bir yere kadar anlayabilirim de, kendisi hiç ya da önemsiz olan sanat ürünlerinin baş tacı edilmesini anlayamam. Yüz binlerce dolara satılan bu eserlerin benzerlerini öğrencilerimiz ya da yeni amatörler getirip gösterseler, azar işitirler.”

Onlar başka bir kültüre ait. Sizin fotoğraflarınızı da onlara gösterince, gülüyorlar.

“Eskiden olsa idi, geleceğin sanatı için şunu söylerdim: ‘Gelecekte sadece işlevsel sanatlar yaşayacaktır.’ Bunlar; endüstri tasarımı, mimarlık, fotoğraf ve sinema olacaktır. Şimdi farklı düşünüyorum. Gelecekte bütün sanatlar ölecek, sadece pazarlama, sanat olacaktır.”

Sanat dalları 6 idi, 9 oldu. Demek ki sanatların azalması sözkonusu değil.

“Fotoğraf insanlara görmeyi öğretir. İnsanlar fotoğraf çekerken mutlu oluyorlarsa (örneğin ben oluyorum) bununla yetinebiliriz.”

Keşke, bununla yetinebilseniz. Horoz ölür, gözü çöplükte kalır. Yaşlı ustaların gözü hala lakışta, şaşaalı temennalarda.   

“Fotoğrafçıları iki kampa ayırmak mümkündür. İlki fotoğraf mesleğini icra edenler. Fotoğrafın en önemli özelliği işlevselliği ve çoğulculuğudur. İkinci kampta amatörler var. Amatör dünya fotoğraf mesleğinin serasıdır. Orada yetişen fidanlar dış dünyaya dikilip, ulu ağaçlar olmalıdır. Nedense, bizde işler böyle yürümüyor. Hani bizde ne derler; ‘okul başkadır, hayat başka.’ Okul hayata uymuyorsa, ne işe yarar ki? Amatör dünya, bir bakıma fotoğrafın okuludur. Bu dünyanın mensupları, sanatçılık iddiası ile fotoğraf meslek adamlarına hor bakarlar. Meslek adamları da, diğerlerini uçuk ve işe yaramaz bulurlar. Bu iki kamp bir tür bileşik kap gibi birbirlerine bağlanmadıkça, iyi bir noktaya ulaşmak olanaklı görülmüyor.”

Fotoğraf mesleğini icra edenlerde, 85 yıldır bir işlevsellik ve çoğulculuk göremedik. Usta geçinenlerin fotğrafları aynı kalıptan çıkmış gibi. Çoğulculuk, 2 farklılığın birbirine bağlanıp standartlaması değil, birbirinden uzakta etkileşmesidir ki buna negatif diyalektik derler.


(31 Mayıs 2008)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder