2 Mart 2012 Cuma

SALİH GÜLER ELEŞTİRİSİ

Fotoğrafta teknik gerçekten önemlidir, ama benim için önemli olan ilk sırada fotoğrafın ‘ruhu’dur. Bana göre bir anlam ifade edebilmeli fotoğraf. Sadece teknik olmamalıdır. Teknik gerçek olandır; duygu ise varoluş sebebi. Fotoğrafın kendine özgü bir anlatım dili olmalıdır... Bir duyguyu ya da düşünceyi fotografik anlatım kullanarak, izleyiciye ‘en az leke’ ile anlatan fotoğraflar bana göre sanatsaldır.”

Fotoğrafın kendine özgü anlatım dili; üslup, stildir ve tekniktir. Üslup ve stil kişisel ve öznel olabilir. Stil daha ekole doğru genelleşme anlamı taşır. Burada ‘minimalizm’dir. Sorun şu: Kişisel veya genel minimalizm, fotoğrafta veya başka herhangi bir sanat dalında zaten bir ruh ve anlam taşır. Çok az şey verdiğiniz verdiğiniz, o ‘çok görünür’ olur.

‘Leke’yi birkaç anlamda anlayabilirim: Kontrast, aşırı ışık-gölge farkı ve grenleşme. İlk ikisi aynı şey değildir. Kontrastı ‘photoshop’ ile elde edebilirsiniz ama çok güneşli havalarda çekilen fotoğraflardaki, örneğin bulut ışığı ve insan gölgesindeki ışık farkı kolay kolay yumuşatılamaz. Fotoğrafçının 3’ünü de kastettiğini kabul ediyorum. Bu durumda, kontrast minimalizm, yani sırf siyah ve beyazdan oluşan fotoğraflardan oluşan örnekler olduğunu anımsatalım. Bu durumda, ortadaki gri tonların yeğlenmesi ima ediliyor sayılması gerekir ki fotoğraflar da öyle.

Ben hep fotoğrafların, sahiplerinin kişilklerini ve hayat görüşlerini yansıttıklarını düşünürüm.Sizce de böyle mi? Fotoğraflarınız sizi yansıtıyor mu?

Kesinlikle kendim olmalıyım fotoğrafın içinde.. İzleyenler de kendilerini o fotoğrafın içinde bir yerlere koyabiliyorlarsa, başarılıyım demektir.”


Kendi olmak, 40’ından, 50’sinden önce becerilebilen bir şey değildir. ‘Genç kendilik’ çok ucuzdur, seri üretimdir, konfeksiyon standarttır.

Benim için bir fotoğrafın başarılılığı, ilk bakışta onun içinde yer bulamamam, onu anlamaya çalışmam ve anlamam, sonunda o fotoğrafçı aracılığıyla yeni bir dünya içinde kendime yer bulmam, demektir. Benjamin’in deyimiyle, ‘son bakışta aşk’tır.

“Susan Sontag, savaş dehşet ve acz fotoğraflarından hareket ederek kaleme aldığı son kitabı ‘Başkalarının Acısına Bakmak" ta yakın geçmişte yaşanan bazı savaşları belgeleriyle incelemiş ve insanlara şu soruyu yöneltmiştir: ‘Savaşın ve dehşetin yüzünü sergileyen fotoğraflara bakmaya ne kadar dayanabilirsiniz?’”

Sontag yaşamı boyuinca kendine ve başkalarına karşı dürüst olamamış bir yazardır. Yaptığı herşey tipik bir Vogue-Yankisi kadın davranışıydı. Hani, Fitzgerald’ların Hemingway’lerin yazarken, içinde olmaya hasetlendikleri, zengin ve sahte Amerikan rüyası illüzyonu. Arkadaşı olan Arbus, o konuyu doğrudan yaşadı ve bu onu intihara götürdü. Sontag, tam da kendisinin dediği gibi, başkalarının acılarına bakıp onları kendi çekiyormuş gbi yaptı.

Soruya yanıt vereyim: ‘Sonuna kadar ve daha da ötesine kadar...’ Baktım da, bakıyorum da, bakacağım da... Ursula k. Le Guin’in deyimiyle, büyük A ile ‘Acı’yı benim kadar çok ve doğrudan yaşamış insan azdır. 20 kez bedensel, 20 kez zihinsel ölüm tehlikesi atlattım. Bu kadarı, en tehlikeli mesleklerde bile yok. O nedenle, yazdıklarım içtendir. Ölüm insanı dürüstleştirir veya ölüm yalan tutmaz. Bakınız Walter Schels metnim:


(20 Mayıs 2008)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder