kritik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kritik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2012 Salı

Fotoritim Eleştirisi 2008

Fotoritim, bir: bana özgürlük verdi, iki: 3 aylık fiili bir sürede 1 kitaplık fotoğraf eleştirisi yazdırdı. Bunlar için, tüm kurucu arkadaşlara teşekkür ederim. Hamiş: Asla ve kata negatif biri değilim. Yalnızca, faşizm ve engizisyon cehenneminde, beyinsel sağ kalmanın biricik yolunun gerçekçilik olduğunu vurgulamak isterim. Gerçek acıdır, hem de şimdi ve burada çok çok acıdır. İstemeyen yaşam ve sanat oyununu oynamaz. Ne yaşamla sözleşmemiz var, ne de bize gül bahçesi vaat ediliyor.


(8 Eylül 2008)

2 Mart 2012 Cuma

GÜLTEKİN ÇİZGEN ELEŞTİRİSİ 1

“Ancak! Koleksiyoncu sayımız hala 1 adet.”

Hayır, Pera Müzesi'nden kendime, özel ve tüzel, onlarca fotoğraf koleksiyoneri tanıyorum.

“Fotoğrafımızdaki profillerin (çünkü sanatı sanatçılar yapar) güçlü kimliklerle ortaya çıkması ve fotoğrafımıza ‘Yerlilik Bakışı’ – ‘Üslup’ – ‘Biçim Yapısı’ kazandırmasıyla, doğru bir yere ulaşılır.”

Hayır, hem marksistlerin, hem liberallerin global sistem kurduğu bir zamanda yerlilik, ancak folklorik olan olacaktır, öyle de oluyor.

“Dünya Ticaret Örgütü’nün talimatlarıyla kurulan 'Rekabet Kurumu', fiyat üzerinden her türlü anlaşmayı iptal ettiği için, profesyonel derneğimiz iş yapamaz hale geldi.”

Dijital fotoğraflarının karta basımında korkunç bir rekabet var, daha önce 7-8 YTL'ye yapılan işleri şimdi maliyeti 20 YKR iken, 25 YKR'a yapanlar çıktı. Fiyatta narh, tekelleşme demektir. Tabii, MÜSAM'da olduğu üzere, derneklerin açıktan müthiş paralar kazanmaları demektir. Özlenen bu, herhalde.

Gültekin Çizgen, 27 yıllık kuramsal / uygulamasal fotoğrafçılığım sırasında, tümüyle negasyon uyguladığım ender kişilerden biridir. Yani, o ne diyorsa, tersi doğrudur. Burada birkaç örnek vermeye çabaladım yalnızca.


(28 Nisan 2008)

ENVER ŞENGÜL ELEŞTİRİSİ

"Siz hiç fotoğraf çekip de sadece kendi iç dünyasında bunu yaşayan bir fotoğrafçı gördünüz mü? Çektiğini başkalarına göstermeyen, onlarla paylaşmayan ve o fotoğrafın güzel olması ile ilgili birkaç söz duymak istemeyen bir fotoğrafçıyla karşılaştınız mı?"
10'a yakın. Yalnızca Türkiye'de. Hepsinin nedeni farklıydı: Biri megalomandı, biri birşeyler arıyordu ve onu fotoğrafta denedi. Biri, çok çekingendi. Biri, henüz istediği düzey fotoğrafa ulaşamadığı için, bekliyordu. Biri, fotoğraflarını gösteremeden genç yaşta öldü. Biri, reklamcı olduğu için, sanat fotoğraflarını kimseye göstermezdi. Ara Güler’in nü çekip kimseye göstermediğini, kendi ağzından dinledim.

İçedönük insan tipi, fotoğraf dışında, diğer sanatlarda ve sanatçılarda da görülen bir durum. Dışadönüklerin bunu anlaması imkansız değilse de, oldukça zor. Zor olduğu alıntı metinden belli. İnsanlar başkalarını da hep kendileri gibi sanıyor ve yanılıyor.
Kendimden çapraz örnek vereyim: Bulut ve ayna (Boğaziçi akıntısı) fotoğraflarını özel olarak çekerim. Kafamdaki bulutu ve aynayı arıyorum. (Hatta bulutun resmini karaladım.) Henüz bulamadım. Belki hiç bulamayacağım. Benim için paylaşılacak olan, o sonul örnektir yalnızca.

Eleştirilerimde şuna dikkat ediyorum. Türkler'in algı, bilgi ve duygu ufku çok dar. Sanatı bir takım kafeslere tıkmaya çabalıyorlar. Bırakın insan ve sanat özgür kalsın. Bırakın sanat zırvalasın. Arbus, istediği türden ilk fotoğraflarını çektiğinde, onunla alay etmişlerdi.

Piksel kardeşliği imiş, peh: İnternet cemaati yalnızca.


(1 Mayıs 2008)

MAHMUT TURGUT ve OTO-GRAFİK ELEŞTİRİSİNİN ELEŞTİRİSİ

“Sanatçı edebi birikiminin yanı sıra görsel dışavuruma yönelmiş sonuçta “Oto-Grafik” çerçevesindeki eserleriyle supreme / suprematist bir tarzı yakalamıştır diyebiliriz. “Oto-Grafik” ülkemizde fotoğraf sanatı adına “yeni” bir söylemdir: geleneksel olarak sahip bulunduğumuz stilize etme yeteneğinin kilim motifleri, çini desenleri, bakır işlemeciliği vs. soyutlamaya ilişkin yaratıcılık potasında özgünlük kazanmasıdır.”

Oto-Grafikler, suprematist olamaz, suprematistler reklam yapmadı, o dönem Rus ressamları içinde reklam veya propaganda malzemesi hazırlayan oldu ama bildiğim kadarıyla suprematistler bunu yapmadı. Bu, Pop-Art'tır.

Suprematizmle de, Pop-Art'la da folklorik sanatımızın hiçbir ilgisi yoktur. Fotoğraf folklorik bir sanat değildir, geçmişin değil, geleceğin sanatıdır.

'Eleştiri' diye, bunların yazılması (ki kimin yazdığı belirsiz kalmış, belki Simber Atay), ülkemiz fotoğrafını kafa üstü yere çakar.


(2 Mayıs 2008)

FOTOĞRAF DERNEKLERİ ELEŞTİRİSİ

1980’den önce Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenci klüpleri, bugünkü sivil toplumlarını aşan, inisiyatif kullanma ve sanatsal etkinlik mekanlarıydı. Fotoğraf Klübü de vardı ve ben fotoğrafı orada öğrendim.

1980 darbesi, herşeyi olduğu gibi, onları da silip süpürdü.

3 darbenin üzerine, 3 de liberalizm eklenince, bugünkü fotoğraf anlayışı tümüyle parasal. Dernekler de öyle.

Aynı zamanda, 1980 öncesinin feodal geleneği de sürdürülüyor: Cemaatlar, klanlar ve gerontokratlar var. Bunların bir bölümü birbirine göz yumma, bir bölümü çıkar işbirliği içinde ama genelde birbirlerini dışlayan bir durumdalar. Birbirinin duyurusunu yayınlamaksa, onu zaten medya yapıyor.

Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu sitesine giriyorsunuz. Mayıs 2008 (bu ay) İstanbul ve Türkiye sergi programları yok. Programı olan derneklerin kısaltmaların açılımı yok. En ironiği, federasyona üye olmayan fotoğraf derneği sayısı, üye olandan fazla.

Dernekler de tam ‘sen, ben, bizim oğlan’ kapalılığı içinde. Yeni biri olarak dernek veya mekanına girdiğinizde, bütün başlar size dönüyor.

Derneklerin verecekleri teknik bilgilerin hepsi, internette var. Fotoğraf ideolojisi, siyaseti, estetiği, eleştirisi dersi veren dernek yok gibi.

21. Yüzyıl’da böylesi bir dağınıklık tam bize yakışıyor.

Bu durumda, gidip de hiçbir derneğin kapısını çalmam.


(6 Mayıs 2008)

İSMAİL HAYKIR ELEŞTİRİSİ

İlkin, bu kadar çok sözle, bu denli az şey ifade edebilmeyi, politikacılar bile beceremedi, bu beni hayrete düşürdü.

Devamında:

“Soru : Fotograf kolay bir uğraşı mıdır ? Neden ?

Fotograf kolay bir uğraştır ! 15 günlük bir eğitimle diğer sanatları icra edemezken, 15 günde hiç fotograf bilmeyen yeteneği olmayan insanlara öğretilebilir ! Çok ilginç ‘Dünyada yetenek gerektirmeyen tek disiplin fotograftır’ diye bir ifade vardır.”

Büyük yanılgı. ‘İmagebank’lardaki doğa fotoğraflarının, profesyonel olarak, milyonlarca kare çekenlerce çekildiği halde, hiçbir güzelliğinin olmaması, hiçbir doğal anlam içermemesi, bu işin değil 15 günde, bir yaşam boyu bile öğrenilemeyecebileceğini gösteriyor. Usta denilenlerin, ne düzeyde olduklarını birer birer görüyoruz.

“Ben Ankara’da bir fotograf müzesi olmasını çok istiyorum. Bu Atatürk’ün şehrinde, Başkent’te olmalı diye düşünüyorum. Balıkesir’deki arkadaşlar ve İstanbul’ lu arkadaşlar bana kızacaklar ama bu fotograf müzesi Ankara’da olmalı ya da Ankara’ da da ayrıca bir fotograf müzesi bulunmalı.”

İsteyen istediği yerde fotoğraf müzesi açar, parası yeterse elbette. Ancak sırtını devlete dayayan, onun hegemonyasını da baştan kabullenir. Son zamanlarda sanat müzelerinde oldukça sık fotoğraf sergileri açılır oldu. İlla ki ayrı müze olacak, diye bir şey yok, öyle de sürebilir. Balıkesir’dekine yılda kaç kişi gidiyor, yani bir fotoğraf müzesi bir işe yarıyor mu? Koleksiyonlarının fotoğraf tarihi açısından değeri nedir? Basılı yayın yapabiliyorlar mı? Yanıtlar oldukça olumsuz. Türkiye’de bir fotoğraf müzesi kurmak isteyen kurumun veya kişinin milyonlarca dolar nakit para ve en az 10 kişilik bir ekiple 10 yıllık ön çalışma gerekir. Müzecilik lisansüstü eğitimim var, oradan biliyorum.

“Soru : Atölye önemli midir ? Neden ?

 Fotograf Atölyeleri önemlidir. Bence bütün fotograf kurum, dernek gruplarında atölyeler olmalıdır. Atölye sizi bir yerde ayrıştırıyor. Başkalarına benzemekten kurtarıyor.”

Tam tersi geçerlidir: Resim atölyelerinde olduğu üzere, hoca öğrencilere kendi standardını ve anlayışını dayatır, 50 tane kopya çıkar aynı atölyeden ve kurstan.

“Soru : Fotograf neden satın alınmaz Türkiye’ de ?

Türkiye’de fotograf imge olarak değerli ama obje olarak bir değeri yok.”

Yineleme: Türkiye’de onlarca fotoğraf koleksiyoneri var. Fiyat şişmesin diye kendilerini belli etmezler. 20 küsur yıllık efemeristim, oradan bilirim.

Soru : Bir dia gösterisi ya da dijital imaj gösterisine veya fotograf sergisine müzik ya da şiirin eşlik etmesi, ya da dans figürleriyle eşlik edilmesi sizce katkı verir mi ?

Bir dia gösterisi ve dijital projeksiyona müzik eşlik etmelidir. Hatta tanıdık bir müzisyen varsa ondan yardım da alınmalıdır.”

Bunun yapıldığını çok izledim. Fotoğrafların izleyenlerin gözünde olmayan anlamlar edindiğini de gördüm. Fotoğrafçı aynı zamanda kendi müzisyendir, fotoğraflarına kendi beste yapar, ayrı konu. Onun dışında, müzik fotoğrafa hep galebe çalıyor.

“... şimdi birileri “Türkiye Sanal Fotograf müzesi” kuruyormuş. ‘Sanal’ adı üzerinde ‘zahiri’, bir şey nasıl müze olacak?”

Hatanın neresinden başlayayım? Prokodin-Gorskii ilk renkli fotoğrafları, renkli cam ve renkli kart yokken, 3 ayrı filtreyle çekilmiş 3 siyahbeyaz negatifi üstüste ışıklayarak yarattı. (Bu deney, ondan önce 19. Yüzyıl’da 2 optik fizikçi tarafından ortaya konulmuştu.) Bu, birinci sanallık. Sanal müze olur. Neden olur? Çünkü herkes internete girebilir ama herkes New York’a, Paris’e, şuraya, buraya gidemez. Çok zengin olmadıkça, hepsine birden gidemez. O nedenle, sanat kitapları var. Şimdi de sanal müze var. YTÜ müzecileri konuyu epey yıl önce çalışmıştı. Bu ikinci sanallık. Tüm bunların dışında, fotoğrafın kendisi zahiri bir şey, dolayısıyla sanal bir şey. Ayrıca, dijital fotoğraf hepten sanal. Bu üçüncü sanallık. Kendisi de dijital makina kullanan birinin bunları söylemesi anlamsız.

 “Soru : Bir fotografa şiir yazılabilir mi ?

Fotografa şiir yazılabilir.”

Tümüyle katılıyorum. Şiir yazmaktan ve okumaktan hiç hoşlanmadığım halde, bazı fotoğraflarıma onları çekerken yazdığım kısa şiirler eklemişimdir.


(8 Mayıs 2008)

ELİF VARGI ve SOYUT FOTOĞRAF ELEŞTİRİSİ

“Soyut resimde olduğu gibi, soyut fotoğrafta da böyle bir var olan olarak, bir 'ön-yapı' mevcut değildir. Bunun yerine var olan sadece ‘hiçlik’tir. (Tunalı 2008:11)”

Geometrik biçimlerin soyut resimde ve fotoğrafta var olduğunu belirttikten sonra, bunu söylemek hem ikilemdir, hem geçersizdir.

Form illa ki kozmotik olacak diye bir önkoyut da yok. Form, kaotik de olabilir, matematiğibiraz farklıdır, o kadar. Kaotik form aynı zamanda indeterministtir. Kübistlerin bile determinist mantıkta kaldığı durumda, bu daha özgürlükçü bir sanat anlayışı olmakta.

Hiçliğin varlığı, heykeldeki delik gibidir. Bu resimde ve fotoğrafta da yaratılabilir. ‘Hiççilik’ ise 19. Yüzyıl’da yaratılmış siyasal bir ideolojidir. Neyzen Tevfik’in sanat değilse bile, yaşam felsefesi hiççidir ama siyasal hiççilikten çok farklıdır.

19. Yüzyıl pozitivist anlayış var olanla ilgilenir ve böyellikle 20. Yüzyıl’ın başında varoluşçuluk doğar. Ancak, 20. Yüzyıl’ın ikinci yarısında negatif, eksi sonsuz, sanal, kompleks egzistansiyalizmler de tanımlanmıştır. O nedenle, 21. Yüzyıl’da 17. Yüzyıl aydınlanma kavramlarıyla irdeleme ve akıl yürütme yapmanın anlamı ve geçerliliği yoktur.

“Soyut fotoğraf, herhangi bir öznenin / nesnenin veya düşüncenin temsilini hedeflemez.”

Tam da, ‘Bulutname’nin yayınlandığı, Haziran 2008 nüshasında bu önermenin olması, ironik bir durum. Soyutluk / soyutlama, zaten düşüncenin özüdür. O nedenle Magritte, bir pipo resminin altına, ‘Bu bir pipo değildir’ yazmıştır.

Bilimin, düşünün ve sanatın teolojisi (yaratanı ve yaratılma nedeni) ve teleojilisi (erekbilimi) yoktur. Hepsi birer düşüncesel araçtır ve kategorik olarak hepsi arasında gezinebilir, o nedenle soyut resimlerde ve heykellerde geometrik denklemlerden söz ediyoruz.

Onları hedeflemeksizin de soyut sanat, bir düşünceyi, bir denklemi ve bir temsili içerebilir.


(5 Haziran 2008)

BAYBARS SAĞLAMTİMUR ELEŞTİRİSİ

Doğa sevgisi, tuhaf bir şey.

Herşeyden önce antropomorfik: İnsan merkezli.

Sonrasında, doğa güzel değildir; yanardağ yakar, nehir ve deniz boğar, kutup dondurur, vb. Oysa, bütün doğa fotoğraflarına bakın, gidip orada yaşamak istersiniz. Bu, tipik reklam anlayışıdır, dezenformasyondur.

Gülün dikeni nerede?

Doğruyu söylemeyen sanat, sanat sayılmaz. Sanatın işlevinin doğru değil, güzel olduğunu savunan çoktur ama güzel-doğru da vardır, güzel-yanlış ve yanlış-güzel de vardır.

Tüm fotoğrafçılar, insan figüründe olduğu gibi, doğa figüründe de negasyon gerektiren bir konumdalar.

Resim sanatı bu konuda daha doğrucuydu. Portreler çirkin olabiliyordu. (Bruegel’de güzel insan pek bulamazsınız ama tüm insan figürleri doğrudur.)

Çevrecilikte de birşeyler yanlış, ortada yine antropomorfizm var. Daha önce de türlerin çeşidinde ve popülasyonlarında, % 95’lere varan büyük yok oluşlar yaşandı. Ne oldu? Evrim oldu. İnsan da, şu anda üzerinde yaşadığı dünyayı, çevre kirliliği ve nükleer bombalar tehlikeleri nedeniyle, yaşanmaz bir yer kılarak, uzayda evrime yol açıyor, açtı da. Bu da gayet olumlu bir sonuç.

Ne yapacaktık? 4 milyar yıl aynı kalan mikroorganizmalar gibi mi olacaktık?

Yazdıklarımı antipatiklik olsun diye yazmıyorum. Güzelcilik, beni aşırı rahatsız eder. O yüzden bunları yazıyorum.

Bir sanatçıdan ve bir fotoğrafçıdan beklediğim, tarih ve evrim bilinci ve dürüstlüktür. İyiniyetli de olsa, bunlar eksik olunca o kişi, bilgi toplumunda eksi değer yaratmış oluyor.

(14 Haziran 2008)

TEKİN ERTUĞ ELEŞTİRİSİ

“Eğer genç kuşak fotografçılardan başarılı eserler ortaya koyabilenler, fotografın duayeni olarak kabul edilen fotograf ustaları tarafından olumlu birer cümle ile bahsedilmezlerse, istemeseler de ömürleri boyu kendi Symzonia’larında bir başlarına seyahat etmek zorunda kalabilirler.

Ama eğer, ustalar yazılarında yahut kendileriyle gerçekleştirilen söyleşilerde genç yeteneklerden birer olumlu cümle ile söz ederlerse, Symzonia’larında onlarla birlikte herkesin seyahat etmesine yardım etmiş olurlar.”

35 yıldır kendi iç evreninde yolculuk (tao) eden biri olarak, dediklerinize hiç katılmıyorum. Herhangi bir insan işi, 20 yıldan önce meyve vermiyor ve bu işe kalkışmak için hiçbir vaat yok, yaşamın da yok, yaşamın sözleşmesi de yok.

Gençleri yanıltmayın. Yaşam, sanat ve yazmak çok sert eylemlerdir. Kimseye dikensiz gül bahçesi vaat etmenin gereği yok. 20 yıl diken tarlası, sonra belki gül, belki mezar.

Durum, Türkiye 1980-2080 için bu kadar açıkseçik ortadadır.


(5 Eylül 2008)

TANJU AKLEMAN ELEŞTİRİSİ


"'Benim yani ölümün fotoğrafını çekmeni istiyorum der' Azrail, Wim Wenders’in ‘Palermo’da Yüzleşme’ filminde fotoğraf sanatçısı Finn Gilbert’e. Yaşamının bağışlanması, bu fotoğrafı çekmesine bağlıdır. Gözünü vizöre dayar, deklanşöre basar ve kapanıp açılmanın bir sonraki anında, karşısında ölmüş annesi vardır."

Siz hala annenizin fotoğrafını mı çekiyorsunuz? Çektiğiniz, kendinizin fotoğrafıdır aslında.

Ben bulut çekerim. Bulut çekerek, onları bilgileştiririm, aynı zamanda onları öldürürüm, çünkü bulut duygudur, bulut fotoğrafı düşüncedir. Herkesinki değil, tabii ki...

Fotoğrafçı, fotoğrafını çekerek, modelini değil, kendini öldürmektedir aslında, çünkü onu bilgileştirmektedir, onun için de bir parça libidosunun ölmesi gereklidir.

Sonsuz bilgi sonsuz ölümdür. Japonca'da buna 'ma' deniyor ki özgürlüğün tek yolu olarak bilinir (idi).

Sıfırlayın ve bir kez daha baştan başlayın. Göreceksiniz: Fotoğraf bilgidir.

Bilginin olduğu yerde ölüm yoktur; klonlama varsa, ölümsüzlük vardır.

Diğer bir deyişle, fotoğrafla veya fotoğrafsız, sanat bilgisi ölerek ölümsüzlüğü yaşamaktır, bunu romantiklerden ve idealistlerden beridir, epeyi söyleyen var.

Nietzsche'nin dediğince: “Zaten ölümlüsünüz, İkarus gibi uçmayı deneyin, yerlerde sürünmeyin.”


(16 Aralık 2008)

NEVZAT YILDIRAN ELEŞTİRİSİ

“Ayrıca mutfağın nasıl çalıştığını göstermenin, atmosferi olumsuz etkileyeceğini düşünmekteyim.”

Bu tavrın, bir sanatçı, bir fotoğrafçı ve bir belgeselci için uygun olmadığı kanısındayım. Aşçılık da yaptım, garsonluk da; tezgahın arkasından görünenle, önünden görünenin farkını bizzat bilirim. Mutfağı göstermekten kaçınmak, mutfakta kirlilik olabilir, demektir. Ayrıca, bu fotoğraflarda poz verme var, icrasal enstantane atmosferin olduğu konusunda kuşkuluyum.

“Yalnız şunu söylemeliyim ki, bir fotoğrafçının bir müzisyenin fotoğraflarından sergi açması projesi bildiğim kadarı ile ülkemizde ilk ve dünya’da çok az örneği bulunmakta.”

Anımsadığım kadarıyla, bir orkestra şefinin fotoğraflarından oluşan bir sergi 4-5 yıl önce açılmıştı. Orkestra şefini müzisyen saymıyorsanız, bunu onlara söyleyin.

“Retrospektif sergiler dışında, bir konu içermeyen fotoğraf sergileri çok ilgi görmez oldu son zamanlarda.”

Kulağını tersten göstererek, ilginç bir noktaya doğru temas edilmiş: Son zamanlarda fotoğraf sergisi konsepti diye, ne kavramsal olan, ne düşün(ce)sel olan, ne de herhangi bir oryantasyonu olan fotoğraf dizileri, bir konsept içindeymiş havasında izleyiciye sunuluyor, daha doğrusu pazarlanıyor. Anımsatalım: Post-modernizm 1989’da bitti,  herşeyin sanat sayıldığı dönem de bitti çoktan.

“Fotoğrafçının kendi fotoğrafını veya dil gibi başka unsurlarını anlatmasını doğru bulmuyorum. Diğer sanat dallarında da benzer düşüncedeyim.”

İşiyle çelişen bir söylem. İşitsel olan müziği görsel olan fotoğrafla anlatabiliyorsanız, görsel olan fotoğrafınızı sözel dille de anlatabilirsiniz. Anlatamayabilirsiniz, dile o denli hakim olamayabilirsiniz, ayrı konu.

“Bütün Türk sanatçılarının bir fotobiyografi’sinin yapılmasını dilerim.”

Tüm yüreğimle bu dileği paylaşıyorum. Bu konuda içim yanıyor: Cevdet Kudret ve Salim Şengil ile aynı semtte yıllarca oturup, bunu beceremedim, açıkçası girişim yapmaya medeni cesaretim yoktu. Özellikle yaşlıların öldükten sonra unutulmamasının tek yolu fotoğraf.

Sözü Okay Temiz ile bağlayayım: Kendisini Aka Gündüz Kutbay ile birlikte yaptığı ‘Zikir’ albümünden dolayı, onyıllardır bilirim. Kendisi müzik konusunda ifrata kaçmış biridir, yani müziği gürültü kılmıştır. Oysa, ‘Zikir’ albümündeki ney’in gösterdiği üzere, sanat nüanstır, ayrıntıdır, inceliktir, zerafettir.

Sonuçta, yine de iş iştir, yapılmıştır, takdire şayandır. O yapmasaydı, kimse yapmayacaktı.


(18 Aralık 2008)