fotoğraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fotoğraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2012 Cuma

FÜSUN SAKA ELEŞTİRİSİ 1

Alıntı ve yorum paragrafları olarak gidiyor.

“Doğduğundaki kadar yalın halinden memnun mudur insan? Bunun yanıtı çok uzun bir düşünme süzgecinden geçmeden, ‘Aslında evet’ olur.”

Bir: İnsanlar soru sormazlar. İki: İnsanlar genelde memnuniyet duygusundan yoksundur. Bunun suçu genelde her olumsuz şey gibi kapitalizm kültürüne yüklenir ama bilinen tüm standart biyografileri (toplayıcı, feodal, vd) yaşayan milyonlar gayrımemnundur. Üç: Soru sormadıkları için de, gayrımemnun olduklarını ayırsamazlar, aslında hemen hiçbirşey ayırsamazlar. Dört: Çıplaklıktan insanların % 99’u gayrımemnun olur. Ömründe çırıpçıplak yıkanmamış, yüzlerce üniversite mezunu biliyorum.

“Çünkü aynı insan, çoğunlukla öylesine uzaklaşır ki bedenine, salt bu nedenle onu soyunmuş görmeye tahammül edemez.”

İnsanlar yabancılaşarak sistemden uzaklaşmazlar, tersine sistemle özdeşleşirler, buna ‘yabancılaşarak özdeşleşme’ denir (hem Beckett, hem Brecht anlamıyla yabancılaşmayı kastediyoruz, Aristo anlamıyla özdeşleşmeyi kastediyoruz). O nedenle de, protest kültler kolayca asimile edilir. O nedenle de gençken devrimci olanlar, yaşlanınca tutucunun ötesi olur. O nedenle de, insanlar bedenlerinden uzakta değil, içine gömülü durumdadır.

“Kendini izleyemediği kadar başkalarının bedenlerini izler. Orada aradığının tensel bir şey olduğunu düşünür, çoğunlukla cinsellik çağrıştıran...”

Eğer rekor kırmak isteyen bir sporcu veya kronik bir narsisist değilsen, kendinden çok başkalarını izlemen olağandır. Plaja giden insanların oranı % 20’u geçmez, o da yılda 15 gün. Yani, insanlar kendileri gibi, başkalarını da pek çıplak görmezler (fotoğraflar hariç). 20. Yüzyıl’ın ortalarına kadar, dünyanın temel kültürlerinin insanları soyunmadan ve karanlıkta çiftleşiyordu.

“Oysa bedenini giydirirken ruhunu da en dar kalıplara sokan ‘ahlakçı’ zihniyet, soyunmuş bir bedenin en saf halini bir türlü aklileştiremez.”

Soyunmuş bedenin en saf durumun akılla ilgisi yoktur, içgüdüyle ilgisi vardır. Çıplaklık içgüdüsü de, diğer çoğu içgüdü gibi, kentsoylularda epey körelmiştir.

“Yani doğumla-ölüm arasındaki uzun sanılan kısacık çizgide, kendine uzak bir insanoğlu ile boğuşulur genelde...”

Tam tersi: Kendinin fazla içinde, berbat bir insan bataklığı ile boğuşulur genelde...

Sonuç: Metnin yazarı, tipik bir ‘küçük burjuva matriyarkal yabancılaşmışı’na benzer. Varlığının en temel ve en tözel durumlarından biri için, çok fazla Batı kültürologu okumuşa ve model almışa da benzer. Yine de, Doğulu kalmışa benzer. İnsanlar, başkalarını da kendileri gibi sanırlar ama yanılırlar.

(3 Aralık 2008)

SASCHA HÜTTENHAİN ELEŞTİRİSİ

Bu çalışma sayesinde, nü'lerde eksik olan öğelerin birkaç tanesini görebildim sanırım:

Bir: Nü'lerde yüz, mimik, portre eksik. Kafasız heykel ne biçim bir şey olursa, nü'ler de o durumda kalıyor.

İki: Bu fotoğrafların bir bölümü temel dans pozisyonlarını da içerse de, nü'ler bir ifade taşımıyor. Oysa, fotoğrafçının fotoğrafında atlet olmasa, o nü fotoğraf hala bir şey ifade eder, makina kadrajdan çıkarılsa bile, çünkü eller ifadeli. Zaten insanın olağan durumu budur: Bedeniyle sürekli bir şey anlatır ama nü'ler anlamsız. Güzel olabilirler ama anlamsızlar.

Üç: Güzel olanda o kadar çok yanlış var ki güzele hiç karşı olmasam da, tüm yanlışı çıkarılmış güzelliğin güzel olamayacağı kanısındayım. Bu fotoğraftaki nü'ler de bir yerlerini gösterirken, bir yerlerini saklıyorlar. Hologram nü, dediğimi sağlar mı bilmiyorum. Yarım küre biçiminde, 3 boyutlu hologram gördüm ama bunun nü'sünü hiç görmedim. Yani, yine de istisnasal bir olabilirliğe açık kapı bırakıyorum.

Dört: Anlamlı ve ifadeli nü mümkündür, çünkü çıplakken birçok anı, durgusu, pozu ve devinimi anlamlı olan çok kadın bedeni gördüm ve yaşadım, yalnızca mahremiyet o anları sabitlememi engelledi. Anlamlı ve ifadeli nü fotoğraf henüz görmedim.

Beş: Araki'nin nü'leri anlamlı ama onlar da çok ayral, bu durum istenmese de ekstra anlam yaratır, o fotoğraflara bakanın zihnindekiler fotoğrafa aktarılır (transference).

(4 Aralık 2008)

VEHBİ KOCA ve ROBERT CAPA ELEŞTİRİSİ

Sanırım Capa için bir yanlış anlama var: Sonuçta, Hemingway ve Fitzgerald gibi, Wright Mills'in deyimiyle 'ünlüler'in ya da sosyetenin yanında görünmeyi ve olmayı, ancak bir sanatçılık aracılığıyla becermenin seçimi ortada. Hele hele buna tüm bir yaşamı koyarsanız, ne denli doğru fotoğraflar çekerseniz çekin, temel yanlışınızı düzeltemezsiniz: Siz bir Yanki'sinizdir ve/ya gibisinizdir. Bu, Hitler veya toplama kampı memuru olmayı seçmekten daha acımasız bir seçimdir. Ne yaptığınızı bilirsiniz ama safınızı değiştirmezsiniz. Değiştiremezsiniz değil, değiştirmezsiniz, çünkü o safın maddi ve manevi getirilerine karşılık, yalan söylemeyi üstlenmişinizdir. Bilgi toplumunun faşizmi budur. 1950'lerde başlamıştır. Fotoğrafın yalan-bilgi üretmekteki işlevleri üzerine çok kitap var ('National Geographic'i Okumak' gibi). Capa'nın 'Düşen Asker' fotoğrafı üzerine çok tartışma yapılmıştır. Normandiya Çıkarması ve İspanya İç Savaşı üzerine de, onun gösterdiklerini değilleyen çok kitap yazılmıştır. Örneğin, Normandiya'da ilk karaya çıkan binlerce askerin öleceği bilinmiştir ama kimseye bu söylenmemiştir, orada bir kahramanlık yoktur ('Er Ryan'ı Kurtarmak'ta gösterildiği gibi), bir mezbaha vardır. Artık şunu sorgulamaya başladım: Doğrunun ne kadar çirkini kabul edilmezdir? İnsanlar güzel yalanları seviyor. İdol yaratmaya bayılıyor. Capa olsa olsa, bir karşı-kahraman olabilir.


(15 Aralık 2008)

ELİF VARGI ELEŞTİRİSİ

"Çünkü fotoğraf izleyicisine hiçbir şey vaat etmez, kendisini izleyicisine sunarken, her an elden kaçıp gitmektedir. Elinizde tuttuğunuz fotoğraf size ait olabilir, ama aslında elinizin altından çoktan kayıp gitmiştir bile. Fotoğraflar aldatır, kandırır, yalan söyler ve sizi de farkında olmadan bu oyuna alet ederler…"

Sanırım, bu bir yanılsama ya da epistemolojik bir hata.

Fotoğraf dahil hiçbir bilgi kaynağı, doğru dürüst kaydedildiyse, kaybolmaz.

Çok basit bir örnek vereyim: Adamın biri, 19. Yüzyıl'da portreyi yüzden değil, enseden çekmiş.

Al bakalım: O da bir portre.

Yalan söylemiyor, farklı söylüyor.

Epistemolojik bir aksiyom vardır: Bilgiye sahip olamazsınız, bilgiye ait olabilirsiniz.

Sontag yanılalı çok oldu.

Ya da:

Burjuva bilgisini, ona ait olanlar kullanır.

Oyuna alet olmayan çok.

“Reha Bey, tesekkur ederim yorumlariniz icin. Hep farkli bir bakis acisi getiriyorsunuz. Ben bu fotografimi internetteki yabanci bir fotograf sitesine koydugum zaman, baya farkli yorumlar gelmisti. Cogu izleyici bunun bir manipulasyon oldugunu soyledi, ben de bundan yola cikarak fotografin izleyicinin algisini ne kadar ‘yanıltabilecegi’ uzerinde durmak istedim. Fotograflar yalan soyler demek, her fotograf icin gecerli olmayabilir tabi ki de. Farkli da gosterebilir, kandıra da bilir.

Ayrica belirtmek isterim ki, fotografin bir ‘kayit’ olarak kaybolmasindan bahsetmiyorum. Fotografin izleyici ile arasina actigi mesafeden ve izleyici ile kurdugu temasin hem her an tekrar kurulmasindan ve kaybolmasindan soz etmistim.”

"Ayrica belirtmek isterim ki, fotografin bir 'kayit' olarak kaybolmasindan bahsetmiyorum. Fotografin izleyici ile arasina actigi mesafeden ve izleyici ile kurdugu temasin hem her an tekrar kurulmasindan ve kaybolmasindan soz etmistim."

Epistemolojik bir kayıt, izleyici ile arasına mesafe açmaz, fotoğraf bile olsa. Bu, bir paradigma yanılsamasıdır, söylem düzlemi ıskalamasıdır.

Fotoğrafın izleyici ile kurduğu temasın, hem her an tekrar kurulması da, hem kaybolması da bir yanılsamadır. Bu bir epistemolojik yanılsamadır. Bu şu demektir: Bunu fotoğrafçılar değil, Sontag gibi yorumcular belirtmiş. Onlar da, Freund'dan habersizmiş herhalde.

Fotoğraf, hem bir bilgi / düşünce, hem bir duygu olabilir. Duygu yitebilir ki genelde yiter ki bazı insanlar asla duygularını unutmaz. Kognitif / informatik tip biri olmama karşın, ben de öyleyim. Bir fotoğraf benim için, koku, tat, (siyahbeyaz fotoda bile) renk, vb, vd de demektir.

Bir fotoğraf sergisinde genel durum şudur: % 99 sonuç 0, % 1 sonuç sonsuz. İsterseniz %o 999-1 olsun veya ötesi.

Neden, fotoğrafın yapmadıklarından değil de, yaptıklarından söz etmiyoruz?


(15 Aralık 2008)

FÜSUN SAKA ELEŞTİRİSİ 2

Alıntı:

“Tam tersi: Kendinin fazla içinde, berbat bir insan bataklığı ile boğuşulur genelde...

İşte bu durum bence tam bir uzaklık halidir. Tabii burada kendinin içinde olma halinden anladığımız önemli.

“Kendini izleyemediği kadar başkalarının bedenlerini izler. Orada aradığının tensel bir şey olduğunu düşünür, çoğunlukla cinsellik çağrıştıran...”

Kendini izleyememek tanımımın karşıtı kendini izlemek değildi. Bunu bu kadar uzaktan yorumlamanız şaşırtıcı. Yani kendini izlemekten korkmak ya da o kadar uzağında olmakla narsisistik olmak arasında çok fark var.”

Yanıt:

İş karıştı:

Yanıtın içinden ortak alıntı yapılıp, yeniden yorum yapılacak:

Bir alıntı: "Tam tersi: Kendinin fazla içinde, berbat bir insan bataklığı ile boğuşulur genelde...

İşte bu durum bence tam bir uzaklık halidir."

Bir yanıt: Bu, tam anlamıyla bir 'self-justification', yani kendi durumunu olumlama eğilimi. Genelde adına 'burjuva ayırtsızlığı' denir. Ad babası Hegel'dir. Burjuvalar durumlarına (gündelik yaşamlarına) o denli gömülmüşlerdir ki başka bir durumun olabilirliğine olanak tanımazlar ve kısırdöngülerinde açmazlarını sürdürürler, ta ki İskender'ler Gordium düğümünü kesene kadar (ki genelde bu 'Sodom ve Gomore' vakası olur). Aşkınlık, içkin olabilir ama burada konumuz bu değil. Aşkınlık dışraktır, başkadır, ötedir. Giyinik-çıplak olmanın 3. durumu (Aristocu anlamıyla) birden çok olabilir: İç yolculuk, dış yolculuk, delilik, toplumsal marjinalleşme, sınıfına ihanet etme (gidip bir marksiste aşık olup, ona yardım etme), uzaya gitme, yazılım ölümsüzlük, bedensel ölümsüzlük, vd, vb. Seçenek çok. Dolayısıyla da değilleme olanakları da çok.

İki alıntı: "Kendini izleyememek tanımımın karşıtı kendini izlemek değildi... Yani kendini izlemekten korkmak ya da o kadar uzağında olmakla, narsisistik olmak arasında çok fark var."

İki yanıt: Bir: Eğer çirkin bir bedenin varsa ki %o 999 öyleyiz, o zaman narsisist olsan da, kendini izlemekten korkarsın (kendi çirkin çıplaklığımı çok eğlenerek izliyorum, ayrı konu). İki: Kendini 'nü' izleyebilmeyi bu metin anlatamamış durumda. 'Kendi' soyut'tur, çıplaklık da, 'nü' de. Hiç onlardan bahsedilmemiş. Kavram kayması yapıp, oyun alanından çıkmanın gereği yok.

Bakalım buraya editörler ne yapacak? (eğer yayınlamışsa sorun yok): Açık konuşalım. Bilgi toplumu, yalanlar toplumudur: Çifte değer yargılılık, kavram muğlaklığı, genel bir tarih bilinçsizliği, temelde soru sormama, sorulan soruları da savuşturma. Soru ok gibidir, gelir ve vurur. Onu mantık oyunuyla havada asılı tutamazsınız. Çıplaklık da öyledir, çıplaktır, gelir ve vurur. Onun üzerinde sözcük oyunları yapamazsınız. Nereden mi biliyorum? Çünkü, hayvanım öyle söylüyor. Kaba mı kaçtı? İd'im öyle söylüyor.


(2008)

ÇERKES KARADAĞ ELEŞTİRİSİ

“Hayatın her alanında karşımıza çıkan fotoğraf, aynı zamanda -tartışmasız- yaratıcılığı sosyalleştiren ve geliştiren en demokratik uğraş olarak kabul görmektedir.”

Bir sürü yanlış anlama: Fotoğraf yaratıcılığı sosyalleştirmez. Genel olarak, hiçbir sanat alanı yaratıcılığı sosyalleştirmez, yalnızca onu sosyal söylem düzlemine taşır. Bunun dışında, sanatın bireysel ve sanal söylem düzlemleri de vardır. Sanal söylem düzleminin yeniliğinin gösterdiği üzere, daha birçok yeni söylem düzlemi de devreye girebilir, girmeyebilir de. Tarihte her ikisi için de örnekler görüyoruz.

“Küreselleşmeye zorlanan dünyada, yaygın bir uğraş olarak benimsenen fotoğraf, aslında kendi varlık nedenlerine çok ters biçimde, hem ehlileştirilmiş, hem de geleneksel belgesel tavrı gözlerden iyice uzaklaştırılmıştır.”

Dünya küreselleşmeye zorlanmıyor, zorlanan insanlar. Boş alan yeterince var, bakan görür, isteyen oraya yürür. Fotoğrafın ehlileştirilmesi ve geleneksel belgesel tavrı, fotoğrafın kendi varlık nedenleri arasında yer almaz. Fotoğrafın kendi varlık nedenleri arasında yer alabilecek biricik alan onun görselliğidir ama o da zorlanabilir ama o yazı alanımızın dışında kalıyor. Fotoğraf ehlileştirilmez, fotoğrafçı ehlileştirilir. Belgesel tavır denli, diğer tavırlar da, örneğin güzellik takınağı, fotoğrafın varlığıyla birlikte, hatta ondan önce, resimle birlikte zaten vardı. Burada fotoğrafın üstkümesi olan sinemadan alıntı yapmak gerek: Sinema Lumiere ve Melies ile başladı. Melies görsel bir jonglör idi ama ‘Kuzeyli Nanook’taki kurmacaları belgesel diye sunmadı. Fotoğraf için, bakınız aynı çıkarsamalar.

“Anlaşılan o ki dünyanın her yerinde birtakım resmi güç odakları; beyinleri ele geçirmek ve toplumsal gerçekleri dikkatimizden uzak tutmak amacıyla, fotoğrafın masum yüzünü gerçek amaçlarının önünde paravan olarak koymaktan kaçınmayacaklardır.”

İktidar seçkinleri kitleyi böyle tavlamaz ve avlamaz. Tıpkı reklamlar gibi, belirli bir oranda tutmak üzere (ki o nadiren % 50’yi geçen bir başarı yakalar), yalan söyler. Ancak toplumsal yalanlar da vardır, bunu Stalin’den ve Mao’dan biliyoruz. İsteyen hiç kimsenin dikkati toplumsal gerçeklerden uzak tutulamaz, aç birine açlıktan söz edilmez, Atina-Sparta anekdotunda olduğu gibi, boş buğday çuvalı göstermek yeterlidir. Fotoğrafın masum yüzü yoktur, hiçbir zaman da olmadı. Yalan söylememiş belgeselci tanımıyorum. Toplum kendini satmak istemedikçe, iktidar seçkinleri toplumu satın alamaz, bakınız gecekonduların zenginkondulaşması süreci 1983-2008.

“Sanal ortama taşınan görüntülerin büyük bir bölümü, ne yazık ki yaşamın anlamını yansıtmaktan çok, kendi yeni biçimlerini ve yaratılan kurmaca anlamları bize onaylatma amacında olduklarını açıkça göstermektedir.”

Kafka’nın kendisi toplama kamplarını kastettiğini söylemedi, biz ondan öğrendik. Fassbinder, Birleşik Almanya’nın Hitler’i aşan faşizmini söylemedi, biz ondan öğrendik. Sanal dünyanın sakıncalarını da Gibson’dan öğrendik ve onların arasında burada sayılanlar yok. İnsanın doğası, yaşamın anlamı yoktur, verilmez. Eğer var olacaksa, kendin yaratırsın ve o açtığın yolu kimin izleyip izlemeyeceğini saptama hakkın yoktur, epistemolojik olarak böyledir. Aristo, ne Gazzali, ne de Thomas yorumunu kabul etmezdi, çünkü tek tanrılılık bildiğimiz kadarıyla, onun tasarımlarında yoktu. Televizyon, kurmaca anlamları bize onaylatma amacı taşımaz, tıpkı reklamlar hesabı, ya tutarsa diye, atış yapar. Vurulmamak sizin görevinizdir. Sanallık kölelik değil, özgürlüktür, epistemolojik bir özgürlük, saatta 1.000 sayfa ve 10.000 fotoğraf izlenebilen bir özgürlük. Onu kafes yapan, zihni kafes olanlardır.

“Görme, yepyeni bir kültür biçimidir.”

Fotoğraf henüz resim tarihine bir şey ekleyebilmiş durumda değil. Goya’nın resimlerinin benzer fotoğrafı var mı elimizde? (Bu arada var da, birileri onu saklıyor aslında ama az biraz kamuya sızıyor bu görsel bilgiler.)

“Fotoğraf gerçeği hem kaydeder, hem de bu gerçeği temsil eder.”

Fotoğraf gerçeği az kaydeder, çok daha az temsil eder. Tikel, tümel sayılamaz. Felsefe böyle söylüyor, ben değil.

“Günümüzde deklanşör herkesi sanatçı yapmıştır!”

Zor dostuum, zoor...


(16 Aralık 2008)

TANJU AKLEMAN ELEŞTİRİSİ


"'Benim yani ölümün fotoğrafını çekmeni istiyorum der' Azrail, Wim Wenders’in ‘Palermo’da Yüzleşme’ filminde fotoğraf sanatçısı Finn Gilbert’e. Yaşamının bağışlanması, bu fotoğrafı çekmesine bağlıdır. Gözünü vizöre dayar, deklanşöre basar ve kapanıp açılmanın bir sonraki anında, karşısında ölmüş annesi vardır."

Siz hala annenizin fotoğrafını mı çekiyorsunuz? Çektiğiniz, kendinizin fotoğrafıdır aslında.

Ben bulut çekerim. Bulut çekerek, onları bilgileştiririm, aynı zamanda onları öldürürüm, çünkü bulut duygudur, bulut fotoğrafı düşüncedir. Herkesinki değil, tabii ki...

Fotoğrafçı, fotoğrafını çekerek, modelini değil, kendini öldürmektedir aslında, çünkü onu bilgileştirmektedir, onun için de bir parça libidosunun ölmesi gereklidir.

Sonsuz bilgi sonsuz ölümdür. Japonca'da buna 'ma' deniyor ki özgürlüğün tek yolu olarak bilinir (idi).

Sıfırlayın ve bir kez daha baştan başlayın. Göreceksiniz: Fotoğraf bilgidir.

Bilginin olduğu yerde ölüm yoktur; klonlama varsa, ölümsüzlük vardır.

Diğer bir deyişle, fotoğrafla veya fotoğrafsız, sanat bilgisi ölerek ölümsüzlüğü yaşamaktır, bunu romantiklerden ve idealistlerden beridir, epeyi söyleyen var.

Nietzsche'nin dediğince: “Zaten ölümlüsünüz, İkarus gibi uçmayı deneyin, yerlerde sürünmeyin.”


(16 Aralık 2008)

NEVZAT YILDIRAN ELEŞTİRİSİ

“Ayrıca mutfağın nasıl çalıştığını göstermenin, atmosferi olumsuz etkileyeceğini düşünmekteyim.”

Bu tavrın, bir sanatçı, bir fotoğrafçı ve bir belgeselci için uygun olmadığı kanısındayım. Aşçılık da yaptım, garsonluk da; tezgahın arkasından görünenle, önünden görünenin farkını bizzat bilirim. Mutfağı göstermekten kaçınmak, mutfakta kirlilik olabilir, demektir. Ayrıca, bu fotoğraflarda poz verme var, icrasal enstantane atmosferin olduğu konusunda kuşkuluyum.

“Yalnız şunu söylemeliyim ki, bir fotoğrafçının bir müzisyenin fotoğraflarından sergi açması projesi bildiğim kadarı ile ülkemizde ilk ve dünya’da çok az örneği bulunmakta.”

Anımsadığım kadarıyla, bir orkestra şefinin fotoğraflarından oluşan bir sergi 4-5 yıl önce açılmıştı. Orkestra şefini müzisyen saymıyorsanız, bunu onlara söyleyin.

“Retrospektif sergiler dışında, bir konu içermeyen fotoğraf sergileri çok ilgi görmez oldu son zamanlarda.”

Kulağını tersten göstererek, ilginç bir noktaya doğru temas edilmiş: Son zamanlarda fotoğraf sergisi konsepti diye, ne kavramsal olan, ne düşün(ce)sel olan, ne de herhangi bir oryantasyonu olan fotoğraf dizileri, bir konsept içindeymiş havasında izleyiciye sunuluyor, daha doğrusu pazarlanıyor. Anımsatalım: Post-modernizm 1989’da bitti,  herşeyin sanat sayıldığı dönem de bitti çoktan.

“Fotoğrafçının kendi fotoğrafını veya dil gibi başka unsurlarını anlatmasını doğru bulmuyorum. Diğer sanat dallarında da benzer düşüncedeyim.”

İşiyle çelişen bir söylem. İşitsel olan müziği görsel olan fotoğrafla anlatabiliyorsanız, görsel olan fotoğrafınızı sözel dille de anlatabilirsiniz. Anlatamayabilirsiniz, dile o denli hakim olamayabilirsiniz, ayrı konu.

“Bütün Türk sanatçılarının bir fotobiyografi’sinin yapılmasını dilerim.”

Tüm yüreğimle bu dileği paylaşıyorum. Bu konuda içim yanıyor: Cevdet Kudret ve Salim Şengil ile aynı semtte yıllarca oturup, bunu beceremedim, açıkçası girişim yapmaya medeni cesaretim yoktu. Özellikle yaşlıların öldükten sonra unutulmamasının tek yolu fotoğraf.

Sözü Okay Temiz ile bağlayayım: Kendisini Aka Gündüz Kutbay ile birlikte yaptığı ‘Zikir’ albümünden dolayı, onyıllardır bilirim. Kendisi müzik konusunda ifrata kaçmış biridir, yani müziği gürültü kılmıştır. Oysa, ‘Zikir’ albümündeki ney’in gösterdiği üzere, sanat nüanstır, ayrıntıdır, inceliktir, zerafettir.

Sonuçta, yine de iş iştir, yapılmıştır, takdire şayandır. O yapmasaydı, kimse yapmayacaktı.


(18 Aralık 2008)