eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2012 Cuma

'1-e-1' FOTO-ELEŞTİRİ KİTABI İÇİNDEKİLERİ

İÇİNDEKİLER

Önsöz

Sonsöz

1.        Nevzat Yıldıran Eleştirisi
2.        Tanju Akleman Eleştirisi
3.        Çerkes Karadağ Eleştirisi
4.        Füsun Saka Eleştirisi 2
5.        Elif Vargı Eleştirisi
6.        Vehbi Koca ve Robert Capa Eleştirisi
7.        Sascha Hüttenhain Eleştirisi
8.        Füsun Saka Eleştirisi 1
9.        Haluk Çobanoğlu Eleştirisi
10.     Fotoğraf Yarışmaları 2
11.     Fotoğraf Yarışmaları1
12.     Suderin Murat’a Yanıt
13.     Umut Hepvar Eleştirisi 2
14.     Tekin Ertuğ Eleştirisi
15.     Sümer Omay Eleştirisi
16.     Umut Hepvar Eleştirisi 1
17.     Gökhan Bulut Eleştirisi
18.     Özcan Yurdalan Eleştirisi +
19.     Fotoğrafın Göstergebilimi *
20.     Douanier Eleştirisi
21.     Baybars Sağlamtimur Eleştirisi
22.     Elif Vargı ve Soyut Fotoğraf Eleştirisi
23.     Gültekin Çizgen Eleştirisi 2 +
24.     Sabit Kalfagil Eleştirisi +
25.     Ali Rıza Akalın’ın Wilson Hurst Eleştirisinin Eleştirisi
26.     Kognitif ve İnformatik Kaynak Olarak Fotoğraf *
27.     Serkan Mutan Eleştirisi
28.     Fotoritim Röportajı 16
29.     Fotoritim Röportajı 15
30.     Fotoritim Röportajı 14
31.     Fotoritim Röportajı 13
32.     Fotoritim Röportajı 12
33.     Fotoritim Röportajı 11
34.     Fotoritim Röportajı 10
35.     Fotoritim Röportajı 9
36.     Evgeniy Shaman Eleştirisi
37.     Fotoritim Röportajı 8
38.     Fotoritim Röportajı 7
39.     Fotoritim Röportajı 6
40.     Fotoritim Röportajı 5
41.     Fotoritim Röportajı 4
42.     Fotoritim Röportajı 3
43.     Fotoritim Röportajı 2
44.     Fotoritim Röportajı 1
45.     Salih Güler Eleştirisi
46.     Nile Tuzun Eleştirisi
47.     Walter Schel Eleştirisi *
48.     68 Mayıs Sergisi Eleştirisi *
49.     Wilson Hurst Eleştirisi
50.     Bulutname +
51.     Organ Nakli Fotoğrafları Metni Eleştirisi
52.     İsmail Haykır Eleştirisi
53.     Fotoğraf Dernekleri Eleştirisi
54.     Viesturs Links Eleştirisi
55.     Mahmut Turgut ve Oto-Grafik Eleştirisinin Eleştirisi
56.     Enver Şengül Eleştirisi
57.     Gültekin Çizgen Eleştirisi 1
58.     İkinci Sonsöz Niyetine Ali Balkı Eleştirisi

(*) imliler, ‘Fotoritim’ için yazılmamıştır.
(+) imliler, ‘Fotoritim’ için yazılmış ama polemik olmasın diye, gönderilmemiştir. ‘Bulutname’ ise, röportaj nedeniyle gönderilmedi.

ALİ BALKI ELEŞTİRİSİ

"'Kimse benim ile gelmese de, ben gideceğim' demek yürekliliğini gösterecek kadar.

Ya siz…"

Bunu 14 yaşımda, 34 yıl önce söyledim ve gittim, ışık yılı uzaklara...

Bir fotoğraf kitabı olarak 'Bulutname'm var. Bir de, ilk 2 cilt olarak 'Işığın Peşinde Karanlığı Taramak'.

Fotoritim'in lütfu sayesinde '1e1', bu yıl tamamlandı. Bundan sonra her yıl, '2ye2', '3e3' diye sürecek gibi...

Benimki gibi çook yorgun bir ruha yaratıcılık fırtınaları estirtebildikleri için, kalplerini arada kırıyor olsam da, buradaki herkese teşekkür ederim.

Sürç-ü lisan ediyorsak, affola...


(17 Aralık 2008)

ORGAN NAKLİ FOTOĞRAFLARI METNİ ELEŞTİRİSİ

Öncelikle, yazı melodram nitelikte olmuş. Bilimcilerin bu konuda daha nesnel davranması gerekirdi.

İnsanlarımız neden organlarını bağışlamaz?:

Bu soruyu kendime sordum. Gittim, başkalarına da sordum. Konunun sözünün bile edilmesi, onları rahatsız ediyordu. Cesetlerinin kesilip biçileceğini değil istemek, düşünmek bile istemiyorlardı. Eğer, kamuoyu telkini ve eğitimi yapılacaksa, bu gözönüne alınmalı. Bu önyargı nasıl aşılır, henüz bilmiyorum. Bir iki akıl yürütme denedim, tutmadı.

Bir üniversite mezunuyum ve organlarımı bağışlamadım. Neden? Çünkü, o organlar aileme gerekebilir de, o yüzden. Kan naklinde ve organ naklinde alıcıyı kendin seçemiyorsun ama bu yalnızca bürokrasi. Bu ülkede nasıl ki yasadışı organ nakilleri varsa, istediğinde kendi organını ailenden birine verebilirsin. Zaten bu yapıldı (yani aile içi canlıdan canlıya organ nakli).

Çok kez ölüm tehlikesi atlatmış biriyim, hastanede yanımda insan da öldü, tamamen kendi isteğimle gidip tıp fakültesinde anatomi dersinde kadavra da kestim. Ölüme nesnel bakabiliyorum o yüzden. Bu dizi fotoğraflar ise, öyle değil.

Sonuçta, ortada bir yarış var. Dünyanın her yerinde, en azından şimdilik, verilen organlar talebi karşılamıyor. Organ nakli bekleyenlerin % 10’u her yıl ölüyor. Siz, organ nakliyle yaşadığınızda, bir kişiyi öldürmüş oluyorsunuz.

Tersi de var: Bir arkadaşım kalp nakli yaptırabilecekken 50 yaşında geçen yıl ölmeyi yeğledi. Bir arkadaşımın karısı, yurtdışında böbrek nakli yaptırmaktansa, 10 yıl diyaliz makinası kullanarak sıra bekledi ki bu onun yaşama şansını % 50’den aşağıya zorlamıştı, sonunda sıra geldi ve nakil yapıldı.

Konunun eleştirisi çok daha sert, çok daha derin, çok daha polemiksel. Bu sitenin (Fotoritim) bu kadarını kaldırabileceğini düşünerek, burada kesiyorum.


(9 Mayıs 2008)

WİLSON HURST ELEŞTİRİSİ

“Yaratıcılık varolmanın yansımasıdır.”

Hayır, yokluğun ifadesi veya telafisi, ondan öte negatif egzistansiyalizmin ve ‘ma’nın (eksi sonsuz varoluşun veya sonsuz yıkımın) ifadesi veya telafisi olabilir, olmayabilir de...

“(Yaratıcılığın) Ortaya çıkmasının temel nedeni, derin bir kavrayışla kendini gerçekleştirmektir.”

Bu, tümüyle Freud’cu ve 20. Yüzyıl Batı’sıcı, dogmatik bir paradigma. Diğer bilgileri öldürüyor. Uzakdoğu Metafiziği’nde bedenin savaş, cinsellik, tıp, ibadet ve sanat için kullanılabilmesi gibi, yaratıcılık da öyledir; kendini (özdeşleşmeyle) gerçekleştirmekle ilgisi yoktur, çünkü doğu’da hem içkin kendilik, hem aşkın kendilik vardır ve ikisi birlikte ahenkle rakseder. Herhangi biri, diğerine öncelik taşımaz. Herhangi birinin herhangi bir yerzamanda dominant olacağı belirlenmiş değildir. Yaratıcılık bazı beyinlere doğuştan, bazı beyinlere sonradan verilmiş bir yetidir. Bazı ürünlerin üstün yaratıcılık örnekleri olduğu uzun yıllar, hatta yüzyıllar sonra kavranabilir ki bunda tarihin gelişimindeki rasgeleliğin de payı vardır, yani tarih öyle gelişmeseydi, o sanatsal ürünün karşılığı sıfır olacaktı.

“Duygularınız baskınsa, mantıkla ve tarafsız davranmak zorlaşır. Algı böylece hileye açık hale gelir. Tarafsız gözlem algısal açıklamayı kolaylaştırır.”

Eh, bunu ancak bir Batılı söyleyebilirdi. Rasyonelizm onların ideolojisi çünkü, eskimiş ve geçersizleşmiş olması bir şeyi değiştirmez. Rasyonelizm Batı kültüründe içkin olduğu için, bizim Türkler’e gerektiği gibi, Batılılar’a ‘mantıklı olun, duygusal olmayın’ demek gerekmez. Bizim alaturka fotoğrafçılarımız ise, sahte ve zahiri bir duygu denizinde debelenirler. Kendi yanlışları yetmiyormuş gibi, bir de kendi yanlışlarını kafanıza kafanıza vururlar. ‘Sevgili sanatçı kardeşim, bak işin bu yönü de var’ dediğinizde sizi dinlemezler. Dinlemiyorlar da, 28 yıllık fotoğrafçılık gözlemim öyle.

Kapanış: Oldukça geçerli ve öteleme vektörlü önermeler içermesine karşın, metinlerin fotoğrafları, daha önce görmediğim türden herhangi bir şey içermiyor. Yukarıdaki satırları yazan biri, mantıklı fotoğraflar da sunabilmeliydi bize... En ilgi çekici olanı (fotoğrafçının aynadaki yansımasını içereni), Escher’in bir grafik resminin taklidi niteliğinde.

Demek ki neymiş? Çıtamızı, fotoğrafçılarda yüz binde birden, milyonda bire yükseltmişiz.


Alıntı çeviri: Hatice Kapudere.

(12 Mayıs 2008)

68 MAYIS SERGİSİ ELEŞTİRİSİ




Ben bir 78’liyim.

68’lilere antipati duyarım. Daha 1988’de, darma duman olup, zihinsel ve kültürel konfüzyona ve regresyona girip, sisteme entegre olup, liboşlaşmışlardı.

78’lilere de antipati duyarım. 80 darbesinde payları yüksektir. Ben dahil, 1 milyon kişi işkence görürken, eli silah tutmuş, bu işin militanı 30.000 kişi Avrupa’ya kaçtı. Vatandaşlıklarını yitirdiler. Şimdilerde, geri gelip Türkiye’de solu kurtarmak derdindeler.

Ancak, tüm bunlara karşın 68’e antipati duymuyorum. Diğerleri özneler, burada tarih nesnelliği sözkonusu.

1998’de 68’in 30. yılı anılıyordu. ‘1968 Sonbaharında Almanya’ derleme filminde, herkes kahramanlık öyküleri peşindeyken, Fassbinder’in çırılpçıplak ortalıkta dolanıp, erkek sevgilisiyle ve annesiyle, o anki durumu tartıştıkları belgesel beni çok çarpmıştı: Annesi devlet otoritesini istiyordu. Aldılar da... ‘Baader-Meinhof’ üyeleri katledildi.

Bu 68 sergisi Fotoğrafevi’nde (Galatasaray Meydanı).

Fotoğrafları Bruno Barbey çekmiş. O zaman çektiği 200 rulo filmi (7.000’in üzerinde kare eder), şimdilerde 2 ciltlik bir kitap yapacakmış. Sergideki fotoğraflar, onlardan seçilmiş.

Serginin broşürü yok. Fotoğrafçının yazdığı uzun metin çok güzel.

En güzel saptamaları:

Bir: Chirac o zaman bakanmış, tıpkı bizim demirel gibi, 40 sene ülkesinin üzerine çöreklenip, 2007’de emekli oldu.

İki: Daniel John-Bendit gibi öğrenci bir lideri, sonradan önce Almanya, sonra AP milletvekili olmakta beis görmedi. 2 Almanya’nın birleşmesine de ses çıkarmadı. (Bu konuda, solcu Mitterand’ın gafı yutulur gibi değildir.) John-Bendit, o zaman fransız takılıyordu, şimdi alman takılıyor, çünkü 2 ülke arasında onlarca kez el değiştiren Alsace-Lorraine bölgesinde doğmuş.

Bizim 68’liler gibi, onlar da yiyip içip semirdiler.

İşçiler mi?

Onlar hala grev yapıyor. Sarkozy’nin gömdüğü sandığı ruhu hala yaşatıyorlar.

Onların da altında göçmen işçiler var, milyonlarca. Eski Fransa sömürgelerinden akın akın ülkeye göçüyorlar.

Asla toplumcu biri olmadım, kişilik yapıma uygun değil. Ancak, 20 (şimdiki 100) dolar maaşlı bir babanın 5 nüfuslu bir ailesine mensubum. Açlık nedir bilirim, yokluk nedir bilirim. Tulumbalı evde doğdum, bugün o kırmızı tulumbaları görmüş olan kaç kişi sağ acaba?

O nedenle, devrimden yanayım. Devrimi işçiler yapacaksa, onlardan da yanayım. Ursula K. Le Guin’in dediğince, devrimin yapılamayacağını, olunabileceğini yaşayarak kanıtladım, artık kendim devrimim. Sahte devrimcilerin tükenmişliği, kompradorlara kendini satması, davayı bitirmez, bu Steinbeck’in deyimiyle, ‘bitmeyen kavga’dır.

Bugün, 3 darbe ve 3 liberalizmden sonra, işçi hakları sıfırlanmak üzere.

Ancak, bu böyle gitmez, sömürü devam etmez. 1848 kanıttır, 1949 kanıttır, 1968 kanıttır. Bu fotoğraf sergisi kanıttır. 2050’ye bekleriz.

(13 + 16 Mayıs 2008)

WALTER SCHELS ELEŞTİRİSİ



İlk kez bir fotoğrafçının fotoğrafçı ve insan olarak ‘ben’e bu kadar yaklaştığını duyumsadım.

“Walter Schels'in Londra'da açılan sergide yer alan fotoğrafları gönüllü modellerin ‘hayata son bakışlarını’ yansıtıyor. Hepsinin ortak noktası ise bu modellerin hiçbirinin artık hayatta olmamaları ve Schels'in objektifine; silinmek üzere olan gülümseyişleriyle bakarken, bunun son pozları olduğunu bilmeleri.

Schels, ‘Ölümden Önce Yaşam’ başlıklı sergisi için ölümcül hastalığa yakalanmış modelleri kullandı. Onları ölümlerinden kısa bir süre önce ve öldükten hemen sonra görüntüledi.

Çocukluğu 2. Dünya Savaşı yıllarında geçen ve Münih'te bombardıman yüzünden yanmış, parçalanmış bir çok ceset gören Schels, o zamandan bu yana da ölümden ve ölü bedenlerden korktuğunu söylüyor.

Ölüm korkusunu yenmek için de bu sergiyi hazırlamaya karar vermiş sanatçı. Schels, proje kapsamında 24 kişinin ölümden önce ve ölümden sonra portrelerini çekmiş. Sergide bu portrelere, artık hayatta olmayan modellerle yapılan röportaj kayıtları da eşlik ediyor.

Schels, The Guardian dergisine verdiği demeçte ‘insanlar hep bir şeylerin peşinde koşar ama bu resimlerdeki insanların artık böyle bir ihtiyacı kalmadı. Bir fotoğrafçı olarak ben de 'yalan olan herşeyden sıyrılmış' bu yüzlerin resmini çekmek istedim. Sona ulaştığınızda her türlü yalandan sıyrılıp, daha önce hiç olmadığınız kadar gerçek oluyorsunuz’ diye konuştu.

Koleksiyon bazı çevreler tarafından etik bulunmayarak eleştirildi.”

Etik değil ha. 100 yüzyıllık ve 100 milyar kişilik biyografi toplamındaki etiksizliğiniz ne olacak?

Yaşam ve ölüm budur: Basit ve korkunç. Bir tanedir ve siz onu sonsuzmuşçasına israf edersiniz. Ölüm gelir ve bütün yalanları alır gider. Geriye yalnızca bir mask kalır.

Böyle kendi fotoğrafımı çekmeye cesaret edemezdim. Oysa, yalnızca deklanşörü otomatiğe ayarlamak yeterli olurdu.

Ancak, bu fotoğrafların ölüm korkunusu azalttığını söyleyemem, çünkü bende de ölüm korkusu var ve footoğraflara bakarken, tsunami gibi alttan gelip vurdu, kulaklarım uğuldadı. Sakinlemek için bu metni yazmak zorunda kaldım.

Tuhaf, ölümü fotoğraflamak korkutucu ama ölümü yazmak rahatlatıcı, çünkü onu çok yaptım ve ona alıştım.

(Tarih: 21 Nisan 2008 Kaynak: Hürriyet)




(15 Mayıs 2008)

NİLE TUZUN ELEŞTİRİSİ

“20. ve 21. yüzyıl İtalyan fotoğrafları kolleksiyonunuz da mevcut. Alıcılarınız kimler, kimlerle çalışıyorsunuz, dünyada fotoğraf kolleksiyonculuğu nasıl bir trend izliyor?

Çok sayıda uluslararası fotoğraf kolleksiyonerine ulaştık. Müşterilerimizin çoğu trendlere gore fotoğraf satın almıyor, karşılaştıkları görüntüye aşık olup alıyor.  Trendler pazarda oluşuyor ve gerçekten neyin değerli olduğuyla ilgili olmayabiliyor. Ben her zaman müşterilerime fotoğrafa baktıklarında ilk izlenimlerini dikkate almalarını söylerim. Eğer fotoğraf, olumlu ya da olumsuz bir duygu uyandırıyorsa, bu sanattır.

Türkiye’deki feodal kafalı fotoğraf alıcılarına ve satıcılarına bunu anlatamadım. Eskiden resimde öyleydi (belki hala öyle), ne galerici, ne de koleksiyoner, konusuyla ilgili bilgi sahibi. Şimdi internet var, onu bile kullanmıyorlar. Ben de fotoğraf koleksiyoncusuyum. Taramalarda öyle sürprizlerle karşılaştım ki çenem düştü.

Ancak, son tümceye katılamayacağım: Duygunun dışında, düşünce de var. Demek ki kapitalist koleksiyonler bile, henüz bilgi toplumu aşamasına gelememiş. Fotoğraf müthiş bir bilgi aracıdır. Tek bir fotoğraf üzerine onlarca sayfalık makale yazılabilir, yani o fotoğraftaki bilgi o kadar çok okunabilir olabilir.

“Neden resim değil de, fotoğraf?

Resim tarihi konusunda genel bilgi sahibiydim, ancak fotoğraf sanatı konusunda gerçekten birşey bilmiyordum. Fotoğrafın milenyumun yeni sanatı olduğunu, yaratıcılık ve işlem sürecinin çok heyecan verici olduğunu inkar etmemek gerekiyor.

Benim için yanıt biraz daha farklı:

Üniversite yıllarımda, hem pratik, hem de teorik olarak her 2 alanda da çalışma fırsatı buldum. (Dikkatinizi çekerim, 10 yıllık lisans eğitimim sırasında, okuduğum 2 dal da sanat tarihiyle ilgili değildi, biri mühendislikti, biri işletmecilikti.) Benim için ikisi tek sanat, çünkü resim deyince anlaşılan yağlıboya resim de, yalnızca teknolojik bir aşama, mozaik vardı, gravür vardı. Zihnimdeki karenin resmini % 1 olasılıkla yapabilirim, % 99 olasılıkla fotoğrafını çekebilirim. Ancak bu, resmin hala fotoğrafa karşı üstün olan yanları bulunduğu gerçeğini örtmüyor. Örnekse: Bosch’un resimlerinin fotoğrafını yaratamazsınız. Bruegel’inkileri ise, 1.000 kareden çok dikkatli kesilmiş, gayet yamuk yumuk parçaların, ‘photoshop’ ile uzun bir eşitlemesi ile yapabilirsiniz. 500 yıllık Avrupa klasik resim tarihi 200 yıllık dünya klasik fotoğraf tarihine hala üstün durumda: Onlar daha çok bilgisel kayıt içeriyor.

Yine de, herhangi bir önce gelir, diyemem. Yalnızca, resim yapamadığımı söyleyebilirim.


Alıntı çeviri: Hatice Kapudere.

(19 Mayıs 2008)

SALİH GÜLER ELEŞTİRİSİ

Fotoğrafta teknik gerçekten önemlidir, ama benim için önemli olan ilk sırada fotoğrafın ‘ruhu’dur. Bana göre bir anlam ifade edebilmeli fotoğraf. Sadece teknik olmamalıdır. Teknik gerçek olandır; duygu ise varoluş sebebi. Fotoğrafın kendine özgü bir anlatım dili olmalıdır... Bir duyguyu ya da düşünceyi fotografik anlatım kullanarak, izleyiciye ‘en az leke’ ile anlatan fotoğraflar bana göre sanatsaldır.”

Fotoğrafın kendine özgü anlatım dili; üslup, stildir ve tekniktir. Üslup ve stil kişisel ve öznel olabilir. Stil daha ekole doğru genelleşme anlamı taşır. Burada ‘minimalizm’dir. Sorun şu: Kişisel veya genel minimalizm, fotoğrafta veya başka herhangi bir sanat dalında zaten bir ruh ve anlam taşır. Çok az şey verdiğiniz verdiğiniz, o ‘çok görünür’ olur.

‘Leke’yi birkaç anlamda anlayabilirim: Kontrast, aşırı ışık-gölge farkı ve grenleşme. İlk ikisi aynı şey değildir. Kontrastı ‘photoshop’ ile elde edebilirsiniz ama çok güneşli havalarda çekilen fotoğraflardaki, örneğin bulut ışığı ve insan gölgesindeki ışık farkı kolay kolay yumuşatılamaz. Fotoğrafçının 3’ünü de kastettiğini kabul ediyorum. Bu durumda, kontrast minimalizm, yani sırf siyah ve beyazdan oluşan fotoğraflardan oluşan örnekler olduğunu anımsatalım. Bu durumda, ortadaki gri tonların yeğlenmesi ima ediliyor sayılması gerekir ki fotoğraflar da öyle.

Ben hep fotoğrafların, sahiplerinin kişilklerini ve hayat görüşlerini yansıttıklarını düşünürüm.Sizce de böyle mi? Fotoğraflarınız sizi yansıtıyor mu?

Kesinlikle kendim olmalıyım fotoğrafın içinde.. İzleyenler de kendilerini o fotoğrafın içinde bir yerlere koyabiliyorlarsa, başarılıyım demektir.”


Kendi olmak, 40’ından, 50’sinden önce becerilebilen bir şey değildir. ‘Genç kendilik’ çok ucuzdur, seri üretimdir, konfeksiyon standarttır.

Benim için bir fotoğrafın başarılılığı, ilk bakışta onun içinde yer bulamamam, onu anlamaya çalışmam ve anlamam, sonunda o fotoğrafçı aracılığıyla yeni bir dünya içinde kendime yer bulmam, demektir. Benjamin’in deyimiyle, ‘son bakışta aşk’tır.

“Susan Sontag, savaş dehşet ve acz fotoğraflarından hareket ederek kaleme aldığı son kitabı ‘Başkalarının Acısına Bakmak" ta yakın geçmişte yaşanan bazı savaşları belgeleriyle incelemiş ve insanlara şu soruyu yöneltmiştir: ‘Savaşın ve dehşetin yüzünü sergileyen fotoğraflara bakmaya ne kadar dayanabilirsiniz?’”

Sontag yaşamı boyuinca kendine ve başkalarına karşı dürüst olamamış bir yazardır. Yaptığı herşey tipik bir Vogue-Yankisi kadın davranışıydı. Hani, Fitzgerald’ların Hemingway’lerin yazarken, içinde olmaya hasetlendikleri, zengin ve sahte Amerikan rüyası illüzyonu. Arkadaşı olan Arbus, o konuyu doğrudan yaşadı ve bu onu intihara götürdü. Sontag, tam da kendisinin dediği gibi, başkalarının acılarına bakıp onları kendi çekiyormuş gbi yaptı.

Soruya yanıt vereyim: ‘Sonuna kadar ve daha da ötesine kadar...’ Baktım da, bakıyorum da, bakacağım da... Ursula k. Le Guin’in deyimiyle, büyük A ile ‘Acı’yı benim kadar çok ve doğrudan yaşamış insan azdır. 20 kez bedensel, 20 kez zihinsel ölüm tehlikesi atlattım. Bu kadarı, en tehlikeli mesleklerde bile yok. O nedenle, yazdıklarım içtendir. Ölüm insanı dürüstleştirir veya ölüm yalan tutmaz. Bakınız Walter Schels metnim:


(20 Mayıs 2008)

EVGENİY SHAMAN ELEŞTİRİSİ

İlkin: Tam anlamıyla yabancılaşmış biri. Dağıtmış. Senfonik Rus kimliği yerine Batı’nın imajlaştırıcılığına gömülmüş.

“Daha sonra kulüp partileri dönemi geldi. Bu, ben hala  okuldayken,  1996’da başladı. Genç yaşına rağmen, Moskova klüplerinde plaklar (trans ve tekno) çalan bir arkadaşım vardı. Beni tüm bunlarla tanıştıran oydu. Katıldığım ilk elektronik etkinlik, Moskova yakınlarındaki eski bir arazideki açık hava partisiydi. Gece, açık hava, gökyüzünden parlayan projektörlerin ışıkları (bulutlar içindeki UFO’lar gibiydiler), kalabalık, OLIVE’in remiksi olan ‘Yalnız Değilsin’ ve ‘Adını haykırmak’ eşliğinde dans… Büyülenmiştim…”

“Moda tasarım kulüpleri ve kulüpler için dövme çizimi, trans partileri ve açık hava olayları için tekstil işinden çabuk vazgeçmiştim. Bir süre sonra bu faaliyet, ciddi bir meslek ve organizasyon haline geldi. 1998’de kendi sanat markam olan ‘Andromeda Teknoloji’yi oluşturdum ve tüm zamanımı sanat tasarımcısı olarak çalışmaya ayırdım.”

Arada: İstediklerini yapamamış. Akış, fazla hızlı olduğu için, tersine dönmüş. Bu sefer bir ‘pseudo’-içsellik oluşmuş.

“2001’de klüp ortamından resmen ayrıldım. Neden? Biraz üzücü, çünkü ‘dijital trans’ hareketi biraz hoş olmayan, çocuksu, ticari bir yön kazandı. Türün gerçek hayranları, anlamsız ve gereksiz duygulardan oluşan gizemli, bilinmezlerle dolu ‘underground’a yöneldiler. Fakat hala trans hareketinin, bir zamanlar ne olduğunu takdir eden kişiler vardı etrafta. Bu kişiler, onları işimizle memnun etmeye çalıştığımız kişilerdi.”

“Duygular sahte olmadığı zaman sonuç kesinlikle daha iyidir. Bu duyguları hemen hisedebilirsin. Bu, iki insanın duyarlı (ya da kaba) dokunuşları, bakışlarının birbirine karışması, karşılıklı ‘aura’ları üzerinize çöker. Fakat yakınlık ve duyarlılık fotoğrafçının her zaman istediği konu değildir. Bazen tersini ister, insanlar arasındaki uzaklık ve soğukluk  hissini...”

“Yaratıcı uykusuzluk halinde yaşıyorum. Geceleri yalnız başıma düşüncelerim ve sorunlarımla işlerimi tamamlıyorum. Yaratıcılık, benim için günlük yaşamımın ayrılmaz bir parçasıdır. Aslında o, hayatımın kendisidir. Kendi kuralları ve düzenlemeleri olan benim küçük, bütün dünyamdır. Bu dünyada neredeyse hiç uyku kavramı yoktur, sadece yaratma zamanı ve üretmek vardır. Fotoğraflarım; insanların yaşamlarından, tarihlerinden, duygularından parçalar taşır... Bu benim yaşamım, benim uykusuzluğum. Bir dahaki sefere yeterince uyuyacağım...”

Sonunda: Savrulup gitmiş bir biyografi.

Çıkarsama: Bunlardan İstanbul’da da var uzun süredir. Neo-liberalizmin ve neo-globalizmin neo-nihilist ve dekadant burjuvazi ergenleri. Yaşlı 40’ları bulsa da, ergen gibi davranıyorlar.

Fotoğraflar, tümüyle şeyselleşmiş ve metalaşmış imajlar. Görünenin, olanın yerini almasına çaba gösterilmiş ama becerilememiş (yapanlar var yani).

Aynısının, 60’ların sonuda ve 70’lerin başında, Batı’da da yaşandığından haberi yok (Antonioni, Blow Up). İlgilenmez de zaten. Amerika’yı kendisini keşfettiğini sanmak ister, tüm ergenler gibi... Kendine özgü sandığından, yüz milyonlarca olduğunu öğrenmek istemez, zaten onun bilinçaltına aşılanan cingıl da budur.

Sonuçta, göğsü kıllı, doğulu bir erkek yalnızca, oynadığı roldeki bir melek değil. Ürettikleri de, ‘imagebank’lar için...

Tam bir negasyon-biyografi ve sanatçı kimliği...

(22 Mayıs 2008)

SERKAN MUTAN ELEŞTİRİSİ

“Aynı nehre iki kez giremezsiniz!”

Aynı nehre bir kez bile giremezsiniz. Milisaniyeler içinde bile olsa, o süre içinde nehir ve gövdeniz değişmektedir.

“Ya bir fotoğrafınız var ise? Bir fotoğraf iseniz?”

Bir fotoğrafa girmezsiniz. Fotoğraf size girer, yani zihninize.

“Hislerim, fotoğrafı sevmemdeki gücün burada yattığını söylüyor. Güç mü, zayıflık mı?”

Fotoğrafa girme hissi, ‘fotoğrafa sahip olmacı’ Batılı ideoloji demektir. Sevmek ve güç sözcükleri, biraradayken iktidarı anımsatıyor: Fotoğraf üzerinde mülk kurma iktidarını.

“Bazı çalışmaları izlerken bu hisse çok kapılıyorum ya da nehre tekrar girmek için açmıyor muyum albümleri?”

Araştırmalar belleğin, zaman içinde değiştiğini göstermiştir. Zaman içinde, geçmişteki bir olayı anımsarken, renk, mesafe, vd değişebiliyor ama insanlar onun değişmediğini sanıyor. Belleğin tek kaydı var sanıyor.

“Değişmeze ulaşma / dokunma hissi neden bu kadar güçlü? Peki neden her istenildiğinde farklı yazıyorum geçmişimi? Çok şey mi değiştiriyorum arda kalanda?”

Çok değişen toplumlarda değişmeze, bu durumda geleneğe ve geçmişe bağlılık ve sevgi artıyor ve yapaylaşıyor, bizde olduğu gibi. Kişi aynı kişi olsa da, vakıa aynı, rivayet muhteliftir. Üzerinde oynanan, daha çok ayrıntılardır, zihin bir tür rahatlama oyunu / cimnastiği dener, gibi bir şey. Duygu arınması sağlıyor bu.

“Peki sokakları, tanımadığım insanları, hallerini neden fotoğraflıyorum? Neden anlarına sahip olmak istiyorum? Neden tekrar aynı nehirde olmak istiyorum?”

Yaşam boyu otoportre çekmediğiniz sürece, başkalarını fotoğraflıyorsunuz demektir. Onlar hakkında bilgi edinmek, anlarına sahip olmak, demek değildir. Bilgi zihinde, kullanılmadıkça bulanıklaşır. Eski bir fotoğrafa bakmak, daha önce okuduğunuz bir kitabı bir daha okumak gibidir, aynı duygusal sonuç da olabilir, farklı sonuç da.

“Yoksa albümdeki yakınlarım mı bu insanlar?… Yoksa tanıdık mı oldular? Neden onlarla bir defa daha karşılaşmak istiyorum?”

İnsanlar birbirine çok benziyor. 1-2 milyon kişilik ve 100 yıllık zaman aralığında İstanbullular fotoğrafları gözlemim için kesin belirtiyorum. Bir insanda tüm insanları görmeye başladığınızda, insanlara bakmamaya başlıyorsunuz. Onlardan uzak duruyor, onlarla karşılaşmıyorsunuz. İnsan sizin için yalnızca bir denkleme dönüşüyor.

“Ya da tam tersi mi olup bitenler? Yalnız mıyım? Yakın mı olmak istiyorum onlara? Kaybettiğim bir şeyler mi oldu? Hatırlayamıyorum.”

Sanatçı yalnızdır, yalnızca kimi bunu ayırsar, kimi ayırsamaz. Burada, kaybedilen değil, üretilmeyen ve hazır bulunup tüketilmek istenen bir şeyden söz ediliyor gibi.

“Evet, benim için fotoğraf sıkıntılı halleri ile güzel galiba.”

 En sıkıntılı insan durumu bu olsa keşke.

“Anlayamadıklarımı, anladım diyenlerin satırlarında arıyorum. En çok da arayan kelimelerde mutlu kalıyorum!”

Bu satırlar, hiç da arayan birinin satırları değil. ‘Konfeksiyon ürünü üzerine yakıştırma’ davranışına daha yakın. Anlayamadıklarını analatacak birini dinleyecek bir kognitif durum görünmüyor ortada.

“Heraklitos aşkına, nedir fotoğraf?”

Fotoğraf donmuş anlardır. Onlardan sinemanın devinimi bile kurgulanabilir. İllüzyonla gerçeği birbirine karıştırmamak daha uygun. Yoksa, imajla ontosu karıştırır, post-modern olursun. Heraklit ve fotoğraf ontik olanı arar, bulur veya bulamaz ayrı konu. Önemli olan, doğru yerde aramak. Çölde nehir aramazsın örneğin. Duyguda da bilgi aramazsın.


(24 Mayıs 2008)

ALİ RIZA AKALIN ELEŞTİRİSİ ELEŞTİRİSİ

“Günümüzde, bütünsellikten yoksun, tek tek ‘iyi’ fotoğraf üretir durumdayız. Oysa, tekil olmak resime özgüdür. Fotoğraf ise çoğul karakterlidir. ‘Çoğul’da devamlılık vardır. Salt bu nedenle bile, fotoğrafın üzerinde yükselebileceği, düşünsel platform bir zorunluluktur.”

Tekil olmak resme özgü değildir. Resim tarihinde, yağlıboya resim tarihinde, ustaların 2 tür çoğulluk yarattığını görürüz: Bir: Aynı resmin içinde, özellikle büyük boy resimlerde (diyelim fresklerde) sayıları onları bulabilen, birbirlerinin içine geçebilen ve farklı okunabilen kadrajlamalar vardır. İki: Dizi resimlerde olsun (Bruegel’in Hollanda atasözleri dizisi), genel yaklaşım olarak olsun (Bruegel’de Hollanda’da gündelik yaşam ve Bosch’ta sürreel ilahilik) çoğulluk rahatlıkla bulunabilir. Artı, resimlerde saklanan birşeyler vardır, başaşağı ve çizgileşmiş derecede basıklaştırılmış kafatası simgesi gibi. Sinemada da tek bir kareyi filmin içine saklamayı deneyenler oldu (Snatch’te önekleri var), fotoğrafta bunu yapan bilmiyorum.

Bütünlük ile devamlılık birbirine özdeşleştirilmiş. Bütünlüksüz devamlılıklar ve süreksiz bütünler vardır.

Yanlış bir uslamlama ile doğru bir sonuca varılmış: Resimde, fotoğrafta ve sanatta, üzerine ürünlerin oturtabileceğiniz düşün(ce)sel bir kavramsal çerçeveye gereksiniminiz vardır. Bu olmayınca, eserleriniz kof olur, hoş ve boş olur.

Fotoğrafın kendilinden çoğul ve bütünsel olacağı varsayımı geçersizdir, hemen tüm fotoğraf tarihi boyunca, bugün Türkiye’de de, Dünya’da da usta saydıklarımızın önemli bir bölümü düşüncesiz fotoğraf çekmişlerdir. Genel panoramada, henüz o aşamaya evrilemediğimiz gözlenmekte.

Ancak, tüm bunlar için genelgeçer bir denklem yoktur:

Her sanatçı, genel denklemini öz(n)el denklemlerinden yola çıkarak genelleyecektir. O nedenle, insanlar bildikleri konuları daha iyi çekerler.

Ancak, sanatta didaktizm yoktur. Bazı ‘-malı’ ve ‘-mamalı’ dayatmalara gerek yok. Eleştiri serbest ama kimseye hangi fotoğrafı çekeceğini söylemek bizim işimiz değil, kendi işi.

Bu mantıksal sınırlar çerçevesinde, Ali Rıza Akalın’ın savlarını gözden geçirmesi ve yeniden denklemlemesi önerisinde bulunacağım.


(26 Mayıs 2008)

SABİT KALFAGİL ELEŞTİRİSİ

Türkiye'de son dönemde fotoğrafa karşı artan aşırı talebi nasıl görüyorsunuz? Bu durumun fotoğraf sanatına katkıları ve götürüleri nelerdir? Gelecekte nasıl bir gelişme süreci bekliyorsunuz ve umuyorsunuz? Sizce biz amatörlerin nasıl bir duruş sergilemesi fotoğraf anlamında yararlı olacaktır?

“Bu soruda ‘artan talep’ten kasıt nedir? Fotoğrafın kendisine bir talep yok, biliyoruz. Öte yandan kendilerini ‘amatörce çekiyorum’ diye tanımlayan ve sadece piknikte aile anıları türünden şeyleri çekenlerin işlerini basan laboratuarlar da birer ikişer kapanıyor. Çünkü bu insanlar artık baskı yaptırmıyorlar. Ekranda izlemekle yetiniyorlar. Haksız da değiller. Bu yöntem daha ucuz, hem de evde bir sürü fotoğraf kalabalığı olmuyor. CD’ler daha az yer kaplıyor.”

Fotoğrafın kendisine talep var. Bunu kezlerce yineledim. Fotoğraf alıcıları yalnızca görünmemeyi yeğliyorlar.

“Öte yandan, bu kez, fotoğrafı gerçekten amatörce bir hobi olarak yapanlar, fotoğraf sanatçıları (!) veya sanat fotoğrafçıları (!)… Bunların fotoğraf tüketimindeki payları küçüktür. Belki onlara fotoğrafın vitrin mankenleri denebilir.”

Dünyada, 100.000-1.000.000 arasında profesyonel fotoğrafçı var. Cep telefonlarındakiler artı dijital makinaların toplamı ise, 1 milyar edebilir. Birincilerin daha çok fotoğraf çektiğine eminim.

“Film ve kağıt üreten firmalar birer ikişer kapanıyor. Yakında dia filmi de bulunamayacak. Fotoğraf endüstrisi adına kötü imiş gibi görünen bu olumsuz tablonun onlar için bir olumlu yanı da var. Benim ve pek çok kişinin dolabında geçtiğimiz iki kuşağın makine ve objektifleri daha onlarca yıl kıllanılabilecekken çürüğe çıkmış bulunuyor. Bunlar ikinci el piyasasında o denli ucuzladı ki satmaya değmez. Onbinlerce dolar değerindeki orta format makine ve objektif takımı da öyle.”

Mekanik makinaların onlarca yıl kullanılabilirliği bir yanılsama. Bugün 1950’lerden kalma makna zor bulursunuz, çünkü çoğu kırılmıştır.

“Bunlardan çok daha değerli teknik kamera takımları inanılmaz fiyatlara satıldı veya hiç satılamadı. Bunların yerini hızlıca üretilen dijital makineler adı. Ama bu yeterli değil. Artık makine kullanıcılarına film ve kağıt satılamayacağına göre bu açık ne ile kapanacak? Elbette kart ve CD satışı bunu karşılamaz. O halde teknolojik gelişmeleri tüketiciye öylesine taksit taksit vereceksiniz ki eldeki makineler ekonomik ömrünü doldurmadan çok önce, örneğin her 6 ayda, bilemediniz yılda bir değiştirilsin, eskileri çöpe gitsin.”

Eskiden, mekanik makinaların kullanımı, filmin banyosu, karta basımı asıl pahalı olandı. O nedenle, fotoğraf makinası az kişide bulunurdu. Şimdi dijital çekim ucuzlayınca, herkesin olabildi. Cep telefonlarına fotoğraf makinası konması, konuyu bambaşka bir mecraya taşıdı. Dünyada 2 milyar cep telefonu var ve bunun üçte biri fotoğraf makinalı.

“Ama ben galiba başka şeyler söylüyorum. Sizin sorunuza şimdi geliyoruz. Makine kullananlara, sık sık yeni makine satmak da yetmez. Kullanıcıların sayısını da artırmak gerekir. Bunun için fotoğraf çekenleri sıkıntıya sokan ‘doğru fotoğraf’, ‘iyi fotoğraf’ gibi saçmalıklarla milletin cesaretin kıran ciddi adamların karşısına yeni kuramcılar çıkartıp, ‘kendinizi sıkmayın, düşünmeyin, çekin’ mesajını vermek gerekir ki, yetenekli yeteneksiz herkes durmasın, fotoğraf çeksin.”

Herkesin fotoğraf çekmesinden rahatsız olan birinin çoğulculuktan dem vurması garip.

“Hatta daha üst düzeyde sanat platformlarına müdahale ederek her türlü özgürlükçü (!) sanata, sanat dallarında ki sorumlulukları yıkan disiplinlerarası sanata destek çıkmak yoluyla uygun yönlendirmeler yapılabilir. Böylece dünyamızı her türden sanat objesinin çöplüğüne dönüştürme pahasına tüketim körüklenebilir.”

Disiplinlerarası sanatı bu denli yanlış anlamak için, feodal omak gerek herhalde.

“Bu durumun fotoğraf sanatına etkilerine gelince; özel bir alan olan fotoğrafı bir yana bırakıp, önce sanatı konuşalım. Yüzyılın başında ortaya çıkan modernizm akımı tamamen akla ve işlevselliğe dayalı idi. Böyle bir akım içinde zanaatın ve iyi işçiliğin değeri önemlidir. Çünkü bu akım beraberinde mükemmeliyetçiliği de getirir. İkinci Dünya Savaşı sonunda Avrupa çok büyük yıkıma uğradı. Savaştan sonra hızlı bir yeniden yapılanma zorunlu oldu. Acele ile üretilen yapılarla, modern mimarlığın soylu eserleri yanında, çok sayıda kötü, ruhsuz ve mekanik binalar belli bir kirlilik yarattı.”

Modern sanat akımı içinde akılcılık, zanaat ve iyiişçilik önem taşımadı. Zaten, modern sanatçıların bir bölümü, klozeti sergiye koyarak, post-modernizmin önünü açtılar.

“Bu mekanik ortam, insanların eski mimariye özlem duymasına sebep oldu. Böylece bir karşı hareket olarak post-modernizm doğdu. Bu akım bazı nostaljik ögeleri kullanarak belli bir özlemi yanıtlarken aynı zamanda modern sanatın rasyonalist dayanağına bir tepki olarak, onun doğrularına ve kutsallarına saldırdı. Böylece bu akım insanlarda kural tanımazlık etkisi yarattı.”

Post-modernizm, yerleşik anlamıyla, 1945 sonrası çöken AB’nin yerine, ABD’nin konserve etiketlerini sanat diye kakalamasıyla oluştu, eski mimariye duyulan özlemle değil.

“Bugün adına çağdaş sanat denilen fiili durum veya realite düşünce sistemi olarak daha çok başıboşluk olarak adlandırılabilecek sözüm ona özgürlükçü bir karakter sergiliyor. Modernizmin aksine, zanaatın işçiliği ve mükemmeliyetçiliğin erdemini reddediyor. Bugün artık her hangi bir sanatın özgün diline ve tekniğine sahip olmanız gerekmez. Günün bir saatinde size gelen ilham veya bir konsepti (!) bir bilene anlatıp uygulamayı ona yaptırabilirsiniz. Eser gene de sizin olur. Böyle olunca sanatçının her hangi bir dilden ve teknikten sorumlu olması gerekmez. Olsa olsa, konseptten sorumlu olur. Onun da savunması konuşma dili ile yapılır. Zaten dilin de kemiği yoktur.”

Telif hakkının kime ait olacağı tartışmalı bir konudur. Profesyonel fotoğrafçının reklam fotoğraflarının telif hakkı işverenin olabiliyor.

“Böylece teknik bilmesi gerekmeyen, bir sanatın özgün dili ile göbek bağı bulunmayan sanatçı (!) bugün heykel, yarın resim, öbür gün fotoğraf bilen birilerine hayalini anlatıp, sipariş verebilir. Hatta aynı eserin içine, hem resim, hem fotoğraf, hem de heykel koyabilir ve hiçbirinden de sorumlu olmaz. Adına disiplinlerarası sanat denilen realite budur.”

Disiplinlerarasılığa söz edilince kızarım. Bilip bilmeden konuşmayın. Orta Çağ’da ustalar kendileri mi döküyorlardı o bronz heykelleri, yoksa tarifle zanaatkarlara mı yaptırıyorlardı?

“Bu tür karma ürünlerin bir bölümü bienallerde ‘enstalasyonlar’ adı altında sergilenip, hayranlarını hoşnut ettikten sonra, temizlikçi tarafından çöp kamyonuna taşınıyor. Birileri diyecektir ki ‘tiyatro da oynanıp, perde kapandıktan sonra, uçup gidiyor.’ Ama onun türü başka. Fonetik sanatlar böyle olmak zorundadır. Konserler gibi, ama geride uçup gitmeyen bir metin veya konserin notaları vardır. Plastik sanat ürünleri ise, istendiğinde izlenmeye hazır biçimde kalıcı olmak zorundadır.”

Fotoğrafın kendisi kimyasal bir enstalasyon değil mi? Selüloit film, banyo ve sabitleme çözeltileri, negatifi agrandisörle karta dönüştürme sabitleme, yeniden yıkama ve sabitleme, kurutma.

“Peki, bu olup bitenlerin akılcı bir dayanağı, bir nedeni yok mu? Elbette var. Bu da tüketim ekonomisinin oyunudur. Böylece ortadan kalkan kurallar ve kısıtlamalar sayesinde artık, bilenle bilmeyen, yetenekli ile yeteneksiz eşit kılınıyor ki herkes sanat yapmaya soyunsun ve tüketim hızlansın. Bunun sonunda dünyanın çöplüğe dönmesi kimin umurunda? Sonuç olarak, fotoğraf da bundan payını alıyor.”

Ara güler tek bir konuyu çekmeye 300 ruloyla gidermiş. Böyle ustalar mı, tüketim çokluğundan yakınıyor?

“Bilenle bilmeyen eşitlendiğini görmek için fotoğraf makinelerinin kumandalarına bakmak yeter. O altı ayda bir yenisi çıkan aynı firmanın makinelerine bakın her birinin tuşları farklı yerdedir. Her seferinde yeniden acemi oluyorsunuz. Eskiden otuz yıl önce üretilen makine elinize geçince kitaba bakmadan beş dakika içinde kullanmaya başlardınız. Bugün ise her yeni makinenin en az 100 sayfalık el kitabı var ancak onu okuyup bir hafta sonra kullanabilirsiniz. Acemi ya da usta olmak fark etmez.”

Dijital makinaların kullanımının bu denli zor olduğu kanısında değilim. Mekanik makinaların kullanımının da kolay olduğu kanısında değilim. Örnekse, dijital makina bir bütündür ama mekanik makinaya dikkat etmezseniz, mercekle gövde birbirinden ayrılıverirdi.

“Bugün yurtdışında müzayedelerde satılan fotoğraflara bakınca, şaşıp kalıyorum. Hiçliğin ya da önemsizliğin sanata konu olmasını bir yere kadar anlayabilirim de, kendisi hiç ya da önemsiz olan sanat ürünlerinin baş tacı edilmesini anlayamam. Yüz binlerce dolara satılan bu eserlerin benzerlerini öğrencilerimiz ya da yeni amatörler getirip gösterseler, azar işitirler.”

Onlar başka bir kültüre ait. Sizin fotoğraflarınızı da onlara gösterince, gülüyorlar.

“Eskiden olsa idi, geleceğin sanatı için şunu söylerdim: ‘Gelecekte sadece işlevsel sanatlar yaşayacaktır.’ Bunlar; endüstri tasarımı, mimarlık, fotoğraf ve sinema olacaktır. Şimdi farklı düşünüyorum. Gelecekte bütün sanatlar ölecek, sadece pazarlama, sanat olacaktır.”

Sanat dalları 6 idi, 9 oldu. Demek ki sanatların azalması sözkonusu değil.

“Fotoğraf insanlara görmeyi öğretir. İnsanlar fotoğraf çekerken mutlu oluyorlarsa (örneğin ben oluyorum) bununla yetinebiliriz.”

Keşke, bununla yetinebilseniz. Horoz ölür, gözü çöplükte kalır. Yaşlı ustaların gözü hala lakışta, şaşaalı temennalarda.   

“Fotoğrafçıları iki kampa ayırmak mümkündür. İlki fotoğraf mesleğini icra edenler. Fotoğrafın en önemli özelliği işlevselliği ve çoğulculuğudur. İkinci kampta amatörler var. Amatör dünya fotoğraf mesleğinin serasıdır. Orada yetişen fidanlar dış dünyaya dikilip, ulu ağaçlar olmalıdır. Nedense, bizde işler böyle yürümüyor. Hani bizde ne derler; ‘okul başkadır, hayat başka.’ Okul hayata uymuyorsa, ne işe yarar ki? Amatör dünya, bir bakıma fotoğrafın okuludur. Bu dünyanın mensupları, sanatçılık iddiası ile fotoğraf meslek adamlarına hor bakarlar. Meslek adamları da, diğerlerini uçuk ve işe yaramaz bulurlar. Bu iki kamp bir tür bileşik kap gibi birbirlerine bağlanmadıkça, iyi bir noktaya ulaşmak olanaklı görülmüyor.”

Fotoğraf mesleğini icra edenlerde, 85 yıldır bir işlevsellik ve çoğulculuk göremedik. Usta geçinenlerin fotğrafları aynı kalıptan çıkmış gibi. Çoğulculuk, 2 farklılığın birbirine bağlanıp standartlaması değil, birbirinden uzakta etkileşmesidir ki buna negatif diyalektik derler.


(31 Mayıs 2008)

GÜLTEKİN ÇİZGEN ELEŞTİRİSİ 2

Sanatta olması gereken nedret, nadir, yani “Seçkin” duruş, bilgiye yaslanır ve o yüzden de çok zordur.

Sanatta seçkin duruşa karşı çıkmak, benim gibi aşırı seçkinci sayılan biri için tuhaf görünebilir. Yine de bir örnek vereyim: Proleteryayı, ancak proleteryayı iyi bilen biri fotoğraflayabilir. Ancak, bilinen bir gerçek daha vardır, bir antropolojistle ilişkiye giren (örneğin yazmayı öğrenen) kabile üyesinin veya entellektüelleşen proleterin, yani bilgi edinen kişini, ‘bilgisiz öz’ünü yitirmesi durumu var (bakınız ‘Martin Eden’ ve Jack London örneği). O nedenle bazı konular hala fotoğrafsız. Arbus, Nex York acuzelerini tam fotoğraflayamadı ama 2 eski serseri onları yazdı (‘Köstebek İnsanlar’ ve ’10 Sevimli Serseri’).

Dağcılık dünyanın adeta ikinci dini haline gelen futbol gibi seyircili bir spor değildir. Hiç seyircisi yoktur, dağcı kendi başına ipini, kazmasını kapıp dağın yolunu tutar. Fotoğraf ise seyirci ister. Çünkü fotoğrafı seyirci tamamlar. Fotoğrafla, seyirci arasındaki alışveriş, fotoğrafın misyonudur.

Bu konuda Çizgen, büyük yanılgı içinde. Kendisinin kullandığı anonim folklor örneklerinin tamamına yakını hiç kimse görmeden veya duymadan yitip gitmiştir, çünkü bazı ağıtlar / türküler açıktan hiç söylenmez örneğin.

Sanata gelince, fotoğrafın da dağcılık gibi olması gerekir. Sanat bireyseldir, cemaatsal değil. Seyircisini tek tek seçen tiyatrocular gibi, izleyicisini tek tek seçen fotoğrafçılar, kitleleşmiş muhabirlere yeğdir. Fotoğrafın misyonunun seyircililik olduğunu vurgulamak folklorculuktur, 21. Yüzyıl’da yeri yoktur. Gültekin Çizgen fotoğraflarını çektiği köylülere izletmek için gitse, fotoğraflarının yüzüne bakan olmaz, belki çekildikleri için para isterler.

Ayrıca ek bilgi niyetine, dağcıların belli zirvelere çıkışları teleskobik çekimlerle naklen yayınlanmaktadır.


(4 Haziran 2008)